12.05.2018

Sakarya Günlükleri

5/12/2018 12:44:00 ÖS 0 Comments


Bazen insanın içinin içine sığmadığı durumlar var, uzun uzun dalmalar, iç geçirmeler, beyin yanmaları felan..
Nefesiniz nefesinize yetmez, bir daralır bir açılır, hop oturur hop kalkar vaziyetler, insanlık halleri yani.
Çıkan rüyaları hayra yormalar, eşten dosttan akıl almalar, bir yanlızlaşmalar, bir hayattan kopmalar mümkünse hiç kimseyi görmek istemeyip depresyonvari hareketler.

Ben galiba bu aralar hep böyleyim, aslında uzun zamandır böyleyim, küskün gibiyim ama kime neye ne olduğunu bilmediğim şeylere.

İçime ata ata şişedururken bünyem, hap gibi hop gibi otururken , işimden, evimden, hayatımdan kaçmak isterken uzaklara gitme isteğiyle dolup taşıyorum yine ben..

İnanın böyle zamanlarda alıp tası tarağı gitmek istiyorum İstanbul'dan.
Tüm arkadaşlarım uzaklara gitmişken, şehir yaşamından yerel köy yaşamına zıplamışken ben hala harıl harıl neyin çalışması bu bilemedim.
Hayır hani deseler dünyayı keşfetmene az kaldı, öylede bir şey yok esasen kaçınılmaz son şehirden sıkılma, trafikden kaçma , ne kadar az insan o kadar huzur adı altında gündelik yaşam oyunları, oyuncuları etrafında dolanıp duruyorum.

Çok sıkıldığımı düşündüğüm şu aralar,  hafta sonlarımızı değerlendirmek amacıyla, yakın yerlere giderek  organik köy kahvaltılarının tadına bakmak, yakın   güzergahlarda bulunan  göllerin, şelalelerin güzelliğini  keşfetme turlarında bu hafta bize çıkan kısmette, Sakarya Acarlar longozu vardı.

Acarlar Longozunu  anlatmadan değinmek istediğim bir kaç konu var, öncelikle  Şile, Kerpe, Kandıra,  Karasu ve Sakaryanın bilumum  yerleri   gerçekten de çok  nefis. Kaliteyi çok da uzaklarda aramaya gerek yok, eminim hepinizin yaşadığı yerlere yakın alanlarda böylesine  keşfedilmeyi  bekleyen inanılmaz güzellikte doğa harikası  yerler vardır.  Geçenlerde iş için  tesadüfen gittiğim bir yer beni inanılmaz büyüledi  hemde bu bahsettiğim yer sanayi merkezi ve  fabrikalarla dip dibe bir konumda ; burası Ballıkayalar tabiat parkı,  bakınız; daha detaylı incelemek isteyenler için www.biz evde yokuz.com'da bu yer  gayet akıcı bir dille anlatılıp  enfes görsellerle  paylaşılmış.

Yolumuz her nereye düşerse düşsün, radarlarımızı biraz daha geniş açmak,  çevremizde ne olup bittiğiyle ilgilenmek inanın kısa vadede büyük kazançlar sağlayabiliyor bazen bizlere.

Yolculuğumuza Şile otobanı üzerinden devam ederek gittik Longoza, adını çok duyduğumuz merak ettiğimiz, resimlerine aşık olduğumuz  bu yeri görmek için  tatlı  hafta sonu uykumuzdan feragat ederek düştük yollara, elimizde sandviçlerimiz, mola yerinde içtiğimiz tavşan kanı çayla, gözlerimizi doyuran kır çiçekleriyle yol sefamız oh olsun diyerek, hafiften de klasik müziklerimize de abanarak, şu yaşadığımız hayatı biraz daha renklendireceğimizi umarak başlamış olduk hafta sonu günübirlik yolculuğumuza böylece.

Her ne kadar her yolculuğumda ve iş seyahatlerimde her zaman  Google mapsi kullanıyor olsam da, sezgilerimin ve yön duygumun da iyi olduğunu düşünerek biraz yolu harmanlayarak, biraz yolu karıştırarak gitmeyi tercih ediyorum ben gitmek istediğim yerlere.
İllaki köprülere girmek, illaki otoban yolunu kullanmak illaki gişelere sinsice yönlendirilmek içimi iyice bayar benim.
Kestirme aralar, kısalan  ara yollar, trafiksiz  alanlar ise yüzümü güldürür benim.

Öncelikle otobandan Karasuya gitmek hem  kolay hem kısa, ama yeniden gitsem mutlaka  Ağava, Kerpe üzerinden bol yeşile doyarak geze dolaşa durarak gitmek isterim.
Yolda meyve sebze satanlar, gözleme, mısır yapanlar, çay keyfinin tadına bakanlar ne ararsanız vardır, yeşilin çarpması da cabası:)))
Kerpe'de yıllar önce bir gece kaldım, keşfetmeye şöyle ormanda doya doya yürümeye, denizine girmeye fırsatım olmadı, fakat çok güzel bir aurası olduğuna düşünüyorum. Mağalarını keşfetmek, deniz kabuklarını  toplamak, batan güneşi izlemek çok keyiflidir eminim.

Farkında mısınız? zaman su gibi akıp gidiyor ve biz her şeyde az önce benim de yaptığım gibi yapmak, gitmek, görmek, izlemek isterdim modundayız.
Her ne isteniyorsa o anda hızlıca karar verip yola düşmek kafi bence..

Hızlıca karar verip, yollara düştüğümüz derdine yandığımız Longozu görünce ne kadar da iyi bir karar verip  apar topar evden çıkıp geldiğimize çok  memnun olduk inanın..

Tabi buralara kadar gelipte köyleri keşfetmeden,  közde kahve içmeden, maden deresini görmeden dönmek olmazmış en çok maden deresini çok merak ediyorum, onu bir dahaki gelişime saklayarak, gölü anlatmaya devam etmek istiyorum. 

Hava mis gibiydi göle geldiğimizde. Güneş derya deniz, hava sıcacık ve yazın enstanteneleri, ışık oyunlarıyla dansediyordu karşımızda. 
Ben gerçekten seviyorum doğayı, seviyorum ormanı, seviyorum insancıl yaşanan her şeyi, seviyorum böyle yeni bir yer keşfettiğimde içimde kıvılcalanan sevinci.

Acarlar Longozu, neredeyse  her derde deva niteliğinde; Ruhuma iyi gelen yönleriyle:))


Acarlar Longozu;
*Orman ve sulak alan  özelliklerinin iç içe geçmesi nedeniyle flora ve fauna açısından zengin alan olmasının yanı sıra Anadolu’nun üzerinden geçen iki önemli göç yollarından birinin  üzerinde bulunmasıyla yıl boyunca 200’e yakın kuş türünü kucaklanıyor. 
*Acarlar Longozu Çevre İl Müdürlüğü tarafından ‘Yaban Hayatını Koruma ve Geliştirme Sahası’ ilan edilmiş.
 *Çevre ve Orman İl Müdürlüğünün kayıtlarına göre Acarlar Longozu’na 2 yılda 73 ülkeden binlerce turist gelmiş, doğal güzellikleri ile dikkat çeken bu yer turistlerin oldukça fazla ilgisini çekmiş.
*Bilindiği gibi Türkiye’de iki longoz bulunmakta. Bazı uzmanlar Kırklareli yakınlarındaki İğneada’daki longozun daha büyük olduğunu ileri sürmekteler, ancak bazı uzmanlar da Acarlar longozunun tek parça oluşu nedeniyle dünyanın sayılı longozları arasında yer aldığı iddia etmekte, böyle bir yer Amerika'da olsa inanın el üstünde tutulurdu, ben bile bu kadar gezmeme rağmen daha yeni keşfettim böyle  bir yeri.  Hakkaten ülkemizin doğal güzellikleri saymakla bitmez, cennet bir ülke bizimkisi..

*Longozda sülün, çulluk, yaban ördeği, yaban kazı, su tavuğu, kaplumbağa, yılan, tilki, çakal, yaban domuzu gibi hayvanlar yaşamakta, özellikle ördekler çok tatlılar, kuş sesleri, cıvıltıları ortalığı sarmış durumda,
 *Gölün içinde  yayın, sazan, turna, kefal, kızılkanat ve benzeri balıklar da ayrıca bulunmakta. 


*Su menekşesi, su lalesi, göl soğanı, su zambağı ve çeşitli renkte nilüferler de longozun “sakinleri” arasında. Gölün içinde açan  göl soğanı ise  ayrıca ilaç sanayiinde kullanılmakta.

 *Bu arada belirtelim, Sakarya’nın denize döküldüğü bölge mersin balıklarının yumurtlama alanı. Uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınan mersin balıklarının avlanması yasaklanmış bulunmakta.

Bu sebepten, aracımızdan  indiğimiz anda etrafımızdaki araç ve insan kalabalığından buranın fazlasıyla ziyaret çektiğini anlamak için arif olmaya gerek yok. 

Öncelikle gözümüzün  aldığı her yer yemyeşil ve doğasıda havası da mis gibi, İstanbul dışındasınız fakat uzaklardaymışsınız hissi çok güzel, ilk girişte longozun üstündeki  ağaç yoldan yürüyerek bu güzelliği detaylı  şekilde keşfetmeniz mümkün.. Gölün üstünde ilerleyerek, yeşilin her rengine ulaşmanız  mümkün. Ayrıca gölün üzerindeki ışık oyunlarını da izlemek ayrı bir keyif..

Burada istediğiniz kadraj da, istediğiniz şekillerde fotoğraflarla da evinize dönmeniz garanti.
Suyun üzerinde yüzen ördeklere yiyecek verebilir, deniz bisikletiyle tüm gölün çevresini gezebilirsiniz.
Longozun hemen girişinde mangal yerleri, kütük ahşap evler, ve nefis tadlar tadabileceğiniz. çay çorba kahve ne isterseniz bulabileceğiniz güzel de bir cafesi var.
Mesela ben orada inanılmaz güzel fotoğraflar çektim, bir de kocaman şirin bir kedi cuk diye gelip oturmaz mı? kucağıma, sev allah sev, o nasıl mırlama o nasıl bana yapışma, ikimizin yüzü güneşe dönük, sevimli mi sevimli dünya tatlısı kedicik ve ben. Mutluluk böyle gelir oturur işte insanın  kucağına sen yeter ki güzel bak güzel iste, her cümleyi evrene negatif olarak değil  pozitif olarak gönder.
Yıllar önce Terkos gölüne bir grupla birlikte katılmıştım, kanolarla birlikte, nilüferlerin arasından geçip gitmiştik, ne güzel bir günde o gün. Klasik müzik eşliğinde göle doğru nefis bir kahvaltı  ve sonrasında kanolarla geniş açı, derin bir  göl keşfi.
Hangi gruptu hatırlamıyorum  şimdi ama bu işin ehlisi oldukları kesindi. 

Biz günümüzün son saatlerini dostumla, şu ev senin bu ev benim  derken sahilde uzun bir yürüyüş yaptığımızı, birazda soğuktan donarak kendimize de  sahilde güzel bir ağaç  seçerek sevgi dolu, sohbet dolu vari döndük gerisin geriye konakladığımız eve.
İlk defa deniz kenarına bu kadar yakın bir ağaç görmenin ve sahile vurmuş deniz kabuklarını toplamanın da bahtiyarlığıyla çok mutlu ve mesut olarak  :)))

 Rotamızın  ve haritamızın yönü  bir süre daha Sakarya, Karasu ve civarlarında geçeceği kesin görünüyor, daha Maden deresini keşfedip, Poyrazlar gölü etrafında ailecek piknikler yapıp, Sultanpınarı yaylasında kamp yapma hayallerim var benim. 

Kısaca Sakarya'ya gelin, Adapazarını gezin , Karasu sahilinde uzun uzun yürüyüşler yapın.
Akşam etkinliklerinde, çarşısında, pazarında kaybolun.

Karasu, gerçekten çok uzun bir  sahil hem bizlere yakın hem uygun, hemde güzel, inanın güzel yazlık ev bulsam önü teraslı verandalı hiç düşünmem kaçar giderim buralara..
Akşam olup güneş battığında İstanbul'daki teraslı  evimize dönüş yoluna  düştüğümüzde; soba üzerinde pişen saçda kavurma, ve sahilde içtiğimiz nefis közde kahvenin tadı kaldı hem aklımız hemde  dimağlarımızda.

Görüşmek üzere, dostlar sevgiyle kalın yine,

Karasu'da gezilecek yerler;

*Acarlar longozu
*Maden deresi
*Poyrazlar gölü
*Yeni mahalle
*Sultan pınarı yaylası

Karasu'ya nasıl gidilir; 

İstanbul’a 200km, Ankara’ya 290kmmesafededir. Öncelikle TEMotoyolunu kullanarakAdapazarıSakarya’ya varıyorsunuz.Sonrasında Karasu tabelalarını takipederek Karasu/Yenimahalle’yevarıyorsunuz. Sakarya Nehri’ninKaradeniz’e döküldüğü YeniMahalleye uğramanızı tavsiye ederiz.Buradan Kaynarca istikametinedöndükten 6km sonra ACARLARLONGOZU’na ulaşabilirsiniz.

Daha detaylı bilgi bakınız:))

22.04.2018

Külliye Hamam İstanbul

4/22/2018 01:00:00 ÖÖ 0 Comments


Gelin hamamı adı altında, teyze, yeğen,  abla kardeş güruhuyla beraber soluğu Sarıyer meydanındaki hamamda alıvermiştik çok yıllar önce, 22 li yaşların başı gençlik başımızda duman olduğu zamanlar.
Güzeller güzeli, Sarıyer meydanını geçince Kavağa doğru uzanan arnavut kaldırımlı taşlara varmadan hemen soldadır burası.
  Üzerinden çok fazla zaman geçtiği için  fazla bir şey hatırlamıyorum açıkçası, sadece üzerimde bir kadının beni köpüklemek bahanesiyle tepindiğini,  teyzemin öğütlerini, heyecanla karışık sıcaktan çok bunaldığım kalmış aklımda.
Asıl böyle yerlerin tadın çıkarmak için,  bacakta romatizma, sırtta hafif hafif stres topu tazeliğinde ağrılar, memede sızılar, gözde yamulmalar başlayacak ki tekrar gidin bakalım burası ne  cennet ne şahane yermiş dediğinizi duyar gibi olurum. 
O gün hafiften bir parlaklık söz konusuydu onu es geçmemek lazım biraz parlaklık, parlama veya hellim peyniri kıvamına gelmek iyidir hamamlarda, hafiften kiri pasıda bıraktınız mı içerde sizden keyiflisi yoktur herhal.

Böyle yerler hep gizemli gelir bana, aynı zamanda da biraz garip, kadınların rahat olması, ses çıkarın takunyalar, tellaklar, sıcak suyun şırıl şırıl boşa akması, göbek tası, köşede kor gibi yanan közlü ateş ,peştemal, havlu ve sabunun güzel kokusu vs.

Baküye gittiğimde kardeşimin evinin önünde de bir hamam vardı şimdi nasıl pişmanım oraya gidipte keyfini çıkarmadığıma, hijyen konusunda biraz şüpheliydim ama girmeden bakmadan insan bunu nasıl anlayabilir. 

Böyle yerlerin tadını alan bir daha bırakmaz derler, ama ne hikmetse ya zaman ya da param olmadığı zamanlara denk geldiği için gidemedim bir daha, 
Dedim ya böyle yerler ürpertir içim, dişçi bir, kadın doğum doktoru iki üçüncü sırayı da verdim hamama gitti:))))

Evmize çok yakın olması sebebiyle güzel bir hafta sonu geçirelim, kendimize zaman ayıralım, kendimizi önemseyelim desturuyla yola çıkarak, Sancaktepe'de yer alan bakınız:) Hamam İstanbul'a gitmek için yola koyulduk çok yakın bir arkadaşımla,
55 TL olan hamam ücretini bakınız; internet den daha uygun  alarak dalıverdik içeriye..
Bu meblağın içinde havuz, jakuzi, fin hamamı, sauna, köpük kese ve daha nicesi var. 
Önce kendimizi sıcak havanın da etkisiyle havuza atarak, başladık kulaç atmaya, yıllar öncesinden tecrübeli olduğumu düşünerek farklı bir hamam beklerken bir anda oldumu sana 5 yıldızlı otel modunda bir hamam sefası, iyi de yüzdüğümden sebep, benden başka kimsenin içine girip uzaklara yüzmeye cesaret edemediği havuzda o kulaç senin bu kulaç benim yok kurbağa yok zıplama modunda atlaya zıplaya yüzüverdim  gelgit edasında.
Sırt üstü yüzdüğüm vakit tavanda ki aynada aksimi görmek, kocaman su diyarının içinde kendi gölgemin kendi rengimin, kendi sessizliğimin silüetinde, kulaklarımın içine, gözüme burnuma yanağıma su dolarak sanki okyanusun ortasında tek başıma kalmış gibi seyreyledim o halimi.
Benim kuzu arkadaşımda baktım girmiş jakoben edasında jakuziye, hadi bende gelem bende kıvrılam diyerek atladığım o şey allahım nasıl güzel bir şey öyle, bacaklarım fırı fırı titriyor, elim ayağım yörüngemi kaybediyor. 
Biraz buramı biraz orami okşayan edalı su, beni bazen uyutmayan boyun ağrıma şok emici dalgalarını  enfes bir şekilde gönderiyor.

Valla böyle bir icadın olduğunu bilseydim, gelmez miydim her hafta damlamaz mıydım her hafta. Kapısında sırasında, gününde gecesinde yatmazmıydım burada.

Hamam taşı dedikleri yerde, biraz hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur, hamam taşı buz gibiydi, yatacaktım şöyle, verecektim sırtı, popoyu yere yok arkadaş niye yakmadınız şu gariban hamam taşını diyene kadar, aldım elime tası ver allah sıcak suyu başıma, oh mis kaynar kaynar, nasıl bir rahatlama nasıl bir ruh teslimiyeti, nasıl bir yorgun düşmüş asker nasıl bir avarelik, nasıl bir maymunluk diyemicem, çünkü abu hayat yolculuğumuz burada da bitmeden ver elini sıra sıra katmerli ahşaplı bol sıcaklı saunaya;
Zayıflamak isteyenlere şiddetle önerilir, tabi ne kadar dayanılır içeriye orası muamma, nasıl sıcak nasıl cengaver bir ısı var içerde anlatamam köşeye de koymuşlar narı ateş kör içinde korla kaplı tenekeyi yan allah yan dur sen burda, ha durdum ha duramadım bir gir bir çık modunda soluğu dışarda aldığımı hatırlıyorum. 

Birde fin hamamı var deyince aman allahım imdat naralarıyla kaçmak istediğimi anladım ama nafile girdik içeri bir kere sonu gelmeli muradına ermeli bu iş burada:))
Fin hamamı çok güzel buharlı sisli bir ortam ama bana gelmez arkadaşlar hemde böyle hafiften kalp çarpıntısı, yüksek tansiyonu olanlar hiç ama hiç girmesin derim.
Nefes alamadığımı kitlendiğimi buram buram ateşler içinde yandığımı görüyorum, ama sesim çıkıpta hadi kızlar ben yandım diyemiyorum.  
Ben  çıkalım diye hafif hafif sızlandıkça kızlar kolumdan bacağımdan saçımdan yanağımdan bırakmıyorlar bir türlü.
Meğer bu işin tüm püf noktası burasıymış , ne kadar terlersen ne kadar ısınırsa vücut son aşamada köpük kesede ne kadar ölü deri, ölü hücre varsa atarmışsın üzerinden.
Yok anacım yeter ciyak diyerek tatlı gürcü bir kızın önüne atıverdim kendimi bol  keseden bol köpüklü bir keselenme vaadi sunduğunu düşünerek bana.
Önce beyaz bir bezin içine köpürterek sabunladığı malzemeyi doldurup süpürür gibi üzerime bırakarak, başladı her yerimi kirden pastan arındırmaya..
Allahım sana geliyorum diye inlemedim desem yalan olur. 
Ne kirim kaldı ne pasım, ne adım kaldı ne izim.

Yok anacım yok Tülin diye biri yok, adımı Pelin yaptım hamamda bundan böyle beni köyümün yağmurlarında Pelin diye yıkasınlar:))

Pelin halli Pelinvarli yeni halimle akdan beyaza, beyazdan beyaz karaya karıştım nur oldum, ışık oldum, göğe erdim pir oldum, 
Eski derisinden sıyrılıp,  kabuğundan soyulup, hint kumaşından değerlenip yepyeni bir Tülin oldum. 

Hazır buraya kadar gelmişken birde tüm vücuda masaj yaptırmadan buradan çıkmak olmaz deyip bir güzel masajımı da yaptırıp, 2-3 karede hem blog hemde instagram için fotolarımı da çekip gönül rahatlığı içinde buradan çıkabilirim artık deyip kendimi çıkış kapısına doğru fırlatıverdim. 

Bu arada masajı da yüzeysel geçmeden küçük bir kuplede olsa anlatmak isterim:))
Muhakkak gidin bu masaja hanımlar, beyler:)

Bir kere bu işi yapanlar bu işin ehli uzmanları, kol nerde bacak nerde, fıtık nerde, boyun eğriliği nerde biliyorlar. 
Tüm yağı cildinize iyice bir yediriyorlar, iyice ovalanan cilt nasıl geriliyori nasıl acıyor, nasıl sızlıyor anlatamam, 
Benim en çok ayak tabanım bacaklarım ve sırtım ağrıdı...Ne hikmetse tüm kulunçlarım oralara yerleşmiş herhal.
Ertesi günü kendimi düşünemiyorum bile:))

Üstümüzü giyip aynada şöyle bir kendimize bakalım deyince inanın kendimi tanıyamadım. 

Bu ben miyim dedim pırıl pırıl ışıl ışıl, çeker kaşına rastık mahmure edasında:)))

Süt beyaz olmuşum, parlaşım resmen burnumun ucunda aydoğmuş, yanaklar hare hare bir güzellik bir tatlılık doğum yapacak kadınlardan hallice olmuşum.

Bekar kız deseler hemen evlenip  ikide güzel kız-oğlan doğururum:))

Saadete gelecek olursak,  Osmanlı kadınlarının nasıl bu kadar parlak, pürüzsüz bir cilde sahip olduklarını hep beraber öğrenmiş olduk, parlaklığı burada halledip, geri kalanı da haremdeki arab bacılar dan öğrenince geriye öğrenecek pek de bir şey kalmıyor galiba, 
Güzelliğin, sağlığın, gençliğin ,diri vücudun sağlık ve sıhhatin tek adresi burası, HAMAM SEFASI...

Gitmeyenler hemen gitsin, gidenler sık sık gitsin, yıllar önce varolan kültürü yeni nesilde en mükemmel teknolojilerle, en mükemmel jakuzilerle, ayakta takunya, kulaç kulaç havuz sefalarıyla yaşatsın.
Hamamda geçirdiğiniz bir saat ömrünüze katbekat  ömür katması garantidir arkadaşlar.
Eşe dosta tavsiye niteliğinde özverili geçen bir hamam macerası paylaştım bu yazımda sizlerle.
Linki verdiğim yere giderseniz Hamam çıkışında sosyal tesislerin olduğu yerde de ıspanaklı krep yiyin müthiş birşey, şiddetli tavsiye olunur hepinize.

İyi bakın kendinize, parlayın, sevin, sevilin her gününüzde:)


Bedensel ve Ruhsal Arınma Geleneği Hamam Kültürü


Osmanlı ya da Türk denince ilk akla gelenlerdendir Türk hamamı. Geçmişi Romalılara kadar uzanan hamamlar, Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri ve İslam dininin temizliğe verdiği önemle birlikte, kültürümüzde önemli bir yer edinir kendine. Türk halkı için hamama gitmek adeta bir ritüeldir. Belki de bu yüzdendir ki, hamama gitmek için bahanesi çoktur eskilerin… Gelin hamamı, damat hamamı,  hamamda kız beğenme gibi bahanelerle hamama gidilir, türlü eğlenceler düzenlenir.  Hamamların tarihi oldukça eskilere dayanır. Arkeolojik çalışmalarda farklı tarihlere uzanan hamam kalıntıları bulunmuş olsa da, günümüz hamamlarına çok benzer işlevler gören, içi ısıtılan, sıcak su akan binaların yaygın olarak ilk kez M.Ö. 5. yüzyılda Atina'da kullanıldığı kabul edilir. İlk başta farklı bir banyo türü olarak çıkan Türk banyosu daha sonra kurumsallık kazanır ve kendi geleneğini oluşturur. Türk banyosunun yapıldığı, yıkanılan yer anlamına gelen hamam kelimesi eklenince Türk banyosu adı Türk hamamı olarak isim değiştirir.  Kamusal alandaki ilk genel hamam 1584'de III. Murat'ın annesi Nurbanu Sultan'ın Mimar Sinan'a yaptırdığı Çemberlitaş Hamamı'dır. Bunun ardından kısa zamanda hamamların sayısı artar. 16. yüzyılın sonunda sadece İstanbul'daki hamam sayısı 300'ü genel, 4 bin 536 özel olmak üzere beş bine yaklaşır. 
Buhar banyosunun faydaları yıllar öncesinden biliniyordu. Bugün, buhar banyoları cildi ve bedeni temizlemek (arındırma) ve toksinden arındırmak, kan dolaşımını arttırmak, immun sistemi uyarmak ve komple bir fiziksel ve mental zindeliği  desteklemek  için gerekli bir metod olarak düşünülmüştür.Buhar banyoları kişiyi gevşetir ve stresi azaltır. Kas ağrıları ya da artritle görülen sıkıntılar, sıcağın kasları gevşetmesi, ağrı ve inflamasyonu azaltmasıyla rahatlama meydana gelir. Astım ve alerjik sıkıntısı olan kişiler, sıcağın akciğerlerin hava yolunu genişletmesi ile nefes alış verişi kolaylaşır. Sıcak, yaygın soğuk algınlığını tedavi etmez fakat tıkanıklığı azaltır ve hızlı toparlanmaya yardımcı olur.  Buhar banyoları, deri kan akımını arttırdığı ve terlemeyi oluşturduğu için cildinize iyi gelir. Yetişkin bir kişi hamamda, ortalama bir saatte yaklaşık 1 lt ter ya da su kaybeder. İyi bir terleme gözeneklerden kir ve yüzeydeki ölü deri tabakasını çıkarır ve cilde sağlıklı bir parlaklık kazandırır.. Akut sıvı kaybı, toplam beden suyu ağırlığında bir azalmaya neden olur, fakat bu geçici bir durum olduğu için tekrar sıvı alımıyla birlikte çabucak tam miktarını geri alacaktır. Sıcak, bir çok kültürde iyileştirmek için uzun süre kullanılan bir terapi ajanıdır. Bedenimizin tüm fonksiyonları kimyasal reaksiyonlara bağlıdır ve kimyasal reaksiyonlar sıcaktan direk etkilenirler. Bu durum, dokularımız ve sağlımız üzerinde bir etki oluşturmaktan ileri gelir.
Hamamın, sağlık açısından aşağıdaki durumlara iyi geldiği bilinmektedir.
  • Stresi hafifletir, gevşetir ve dinlendirir
  • Kas gerginliklerini ve ağrılarını giderir ve kısıtlı eklemleri acar
  • İmmun sistemi destekler
  • Lenf sistemi temizliğini artırır.
  • Kan dolaşımını arttırır.
  • Bedenin metabolik aktivitesini.
  • Sığuk, astım ya da alerjik durumlardan dolayı oluşan sinus tılanıklınlarını azaltır.
  • Cildin genç ve taze kalmasını sağlar.
  • Buhar sıcağı son zamanlarda kanser ve enfeksiyon hastalıklarına karşı kullanılan terapilerden birisi buhar sıcağı ve buhar banyolarıdır.
  • Buhar banyoları bedeni yağ-depo toksinlerden arındırmak için çok etkili.
  • Terleme sırasında buhar etkili bir biçimde toksinleri derinin yüzeyinden temizler.
  •  Buhar uygulaması vaskuler akımı iyileştirir, hücresel seviyede oksijenlenmeyi arttırır.  
HAMAM SÖZLÜĞÜ
Külhan: Hamamların ısıtıldığı, kapalı ve geniş ocak 
Sıcak halvet: Külhanın üstü 
Soğuk halvet: Külhana uzak olan yer 
Natır: Müşteriyi yıkayıp keseleyen kadın çalışan 
Tellak: Müşterileri yıkayıp keseleyen erkek çalışan 
Peştemal: Örtünmek için kullanılan ince dokuma 
Takunya: Hamam terliği 


18.04.2018

Kulindağ Dağ Evi

4/18/2018 11:10:00 ÖÖ 0 Comments
Kulindağ Dağ evi

Eskiden hayallerimi ve yapmak istediğim şeyleri yazdığım bir listem vardı; hala da ara sıra yazıyorum uzun vadede yapmak istediklerim diye, tabi unutup bir kenara attığım bu listeye uzun zaman sonra şöyle bir göz attığım da birde ne göreyim, yazdığım dilekleri ve hayalleri bir bir gerçekleştirmişim yada farklı versiyonlarını yapmışım vesselam.

Bu listenin içinde neler yok ki, dünyayı gezmek, yeni ülkeler, keşfetmek yeni el sanatları icra etmek, peynir yapmayı öğrenmek, seramik kursuna gitmek, dans etmek, dikiş dikmek, farklı worksoplara katılmak, vintage dükkanlar açıp işletmek  gibi sonu gelmez hayaller ötesi  uzayan listeler.

Kulindağ dağ evi de uzun zamandır gitmek istediğim, listenin  en başında yer alan yerlerden biriydi.
Gitmek, kalmak, günübirlik konaklamak, eğlenmek, daha öncesinde de yılbaşı partisine katılmak  olan dileğim, gidemeyince bahar serenomisinde bir gece kalıp ertesi gün o tüm sosyal  ağlarda ballandıra ballandırıla anlatılan kahvaltı keyfini yaşama isteğine  dönüşmüştü.
Bir kaç kere daha gitmeye teşebbüs edip gidemediğim Kulindağ'a nihayet yakın bir dostumla gitme şerefine nail oldum.
Bol yeşilin, bol ağacın, güzel yolların özellikle Reşadiye köyünün içinden geçip gittiğimiz ve yol sonunda Paşamandırayı geçip Kavacık yolu güzergahından ulaştığımız Kulindağ öncelikle gerçekten nefis bir yerde, yemyeşil doğanın içinde, harika bir ambiansı var,  vadi içine kurulmuş bu yerde, nefes almak, oturmak, insanları gözlemlemek ,dinlenmek keyiften öte keyif bir şey.
Ne kadar da açmışım  böyle yeşile doğaya, buraya  ilk gittiğimde bunu fark ettim.
Ofiste kapalı kaldığımız doğru ama bir o kadar da dışarıda çalışıyorum ben.
Tüm sanayi bölgeleri, ticaret alanları, yok o yol, yok bu yol geçişleri  derken, çoğu vaktim otobanlar ve şirketler arası mekik dokumakla geçiyor. Yeşilin dışında atıl kalarak çok dışarıda olmak nefes almak denilemiyor buna.
Kulindağ'da ilk gözüme çarpan,  yeşilimsi vadinin içindeki insan güruhuydu, hangi ara duydunuz arkadaş, hangi ara keşfettiniz, hangi ara burayı benimsediniz.
Benim de  kesinlikle bu tarz bir yerde yaşamam farz oldu ya evi satıp kaçacağım bu tarz  yerlere, yada dostum gibi alıp tasımı tarağımı vuracağım kendimi Sakarya, longoz gölü dibinde çadır kurup yaşamaya..

Arkadaşımda  bir gece önce misafir olduğumdan mütevelli sabah harika bir kahvaltı yaparak çıkmıştık evden,  Kulindağ'a da gittiğimizde de nasıl olsa güzel nefis bir türk kahvesi patlatırız diye düşünmüştük:))

Ama nerde o kahveler hayal kırıklığı, sevgili Kulindağ müessesi kahvaltı sebebiyle bizlere bir kahveyi çok gördü. Bırakın bir kahveyi, çaya suya bile razıydım ama maalesef ...
Hatta ne zaman kahve alabileceğimizi sorduğumda ki saat henüz 11:30 olmasına rağmen 2:30'da kahve çay servisinin açılabileceğini belirttiler.
Yani siz yanmışsınız güneş altında kimin umrunda, şahsen ben olsam orta yolu bulup, müşteri velinimetim deyip hemen anne baba şefkatiyle etrafını sarıp, şöyle ufaktan mekanı gezdirip, müessesemizin ikramıdır diyerek dayayıverirdim kahveyi bolcanadan önlerine.
Önce içten içten kızdığım bu olaya sonra farklı bir bakış açısıyla bakınca kızgınlığımın yersiz olduğunu hemen anladım.

Dağ başında, orman içinde bir işletmen varsa, ve insanları buraya çekmek içinde elinde altın toplarının fazlasıyla olması gerekiyor,
Hem müşterim elit olsun, hem kaliteli olsun, hemde herkes kurallara uysun oh ne ala dimi arkadaşlar.
İşletmeler hiç de öyle dışardan göründüğü gibi kolay işletilmiyor.
İnsanoğlu ile uğraşmak zor azizim. Hizmet sektörü bambaşka bir şey.
Valla yeri geliyor ben evde bizim velede bile söz geçiremiyorum, dil papuç gibi:))

İşletmelerde aslolan bir kere daha anladım ki sunduğunuz şeyden yani kalitesinden ve prensibinizden asla ödün vermeyeceksiniz.
Belki de başarının sırrı burada yatıyor.
Yemek saatleri, servis zamanı, kaliteli sunum,  rezervasyon ve her şey buna dahil.

Kısa vadede güneşin altında oturup piştiğimiz ama mekanın sofistike haline bayıldığımız Kulindağ güzelliğinden hızla ayrılarak burayı merak edenler için bakınız burada en sevdiğimiz yere  Paşamandıraya geçip  nehir kenarında harika lokum ötesi köfteleri bir çırpıda  hüpleterek güzel manzaraya karşı oldukça keyifli bir sohbete dalıverdik kuzumla.
Renkli olarak belirttiğim linklerden  Kulindağ'ın yol, konaklama, kahvaltı, rezervasyon ve etkinliklerini bizzat  yakinen takip edebilirsiniz. Hatta mutlaka gidin buraya gitmeyenlere de ayrıca önerin, hep aynı yerler aynı mekanlar insan sıkılıyor yeni yerler görmek, yeni şeyler duymak istiyor.
Burası yeni can aranan kan diyebilirim:))
Başka  otantik, organik yerler keşfedene kadar:))

Güne yeni ayıldığımız hafta sonumuz böylesine güzel başlamış ve güzel devam etmişken,  Paşamandıra arkasında yer alan Göllü binicilik'te atların güzelliklerini seyre dalıp, yarış parkurlarını inceleyip, güzel atcıklarla göz temasları kurmaktan çekinmedik.
Atlar kadın sesinden çok etkilenirmiş, bir deneyelim bir test edelim dediğimizde bu sözün doğru olduğunu da ayrıca görmüş olduk.
İnsan yakın bir arkadaşıyla böyle yerlere kaçınca ne güzel sohbetler edilir başbaşa, ne dert kalır ne gam kasvet, sizi anladığına inandığınız ve kafa denginizse, akıl hocalığı, yaşam koçluğu ne bilim yaptığı hayat mentorluğu da hoşunuza gidiyorsa değmeyin keyifli sohbetin alasına..

Haftasonu sıkılınca kaçın derim buralara hem yakın hem güzel, hemde yeşilin her tonuna doymak mümkün.
Biraz daha çılgınlık yaparak ev arsa ne varsa alın,  kondurun önü verandalı teraslı prefabrik evlerinizi, oda olmadı yarı taştan, yarı ahşap Heidinin büyük babasının evi gibi ev yapın kendinize tabi sizleri ne mutlu ederse,
Açıkcası bana iyi geliyor böyle yerler, rahatlatıyor, stresimi alıyor, işe döndüğümde ne pazartesi sendromu ne de başka bir şey kalmıyor.
Yollardan da ufak ufak aldığım malzemelerle evde nefis organik kahvaltılar da hazırlamak cabası.

Bu hafta ki programım böyleydi, sizlerde kaçın gidin uzaklara, iyi gelir uzaklaşmak ara vermek bazı şeyleri es geçmek.

Hatta fırsat bulursanız Sakarya Karasuya, Longoz gölüne gidin. Belediye tarafından üzerinde yapılan ahşap yol üzerinde yürüyün ne dert kalır ne tasa, yanında da bol bol fotoğraf kareleri sürprizleriyle.

Oradan da Maden deresi şelalesine..

Güzel hafta sonları diliyorum herkese, her gününüzü özel ve güzel yaşamanız dileğiyle.

Sevgiler.

Kulindağ'a nasıl gidilir;

TEM'den Kavacık çıkışında ayrılarak sürekli Riva yönünde ilerleyiniz. Mahmut Şevket Paşa tabelasından sağa sapınız. Yaklaşık 2,5 km sonra Mahmut Şevket Paşa köyüne ulaşacaksınız.
Mamut Şevket Paşa köyüne varınca Alibahadir yönüne devam ediniz. Köy mezarlığını geçtikten 100 m. sonra soldaki Kibrit Çıkmazı sokağına giriniz. 300m. kadar ilerleyince Kulindağ'dasınız.
Yol adresi;















Açıkbüfe Kahvaltı

Reçel çeşitleri


Ekmek ve pasta börek çeşitleri

Peynir çeşitleri


















Haftasonu bile ceketinden vazgeçmeyen ben:))

25.03.2018

Çetrefilli Kariyerim

3/25/2018 09:54:00 ÖÖ 0 Comments


İş hayatı;
Genellikle iş hayatına sıkıcı ve monoton derler.
Nedense benim için hiç de öyle olmadı evet kabul ediyorum bazı zamanlar zor olduğu anlar hatta içinden çıkılamaz anlar olmuştur ama asla sıkıcı ve monoton kelimesini kabul etmiyorum.
Belki biraz yorucu ve sinir bozucu  olmuş olabilir.

İş hayatı ve çalışmak  beni her zaman ayakta tutan, motive eden vazgeçilmez bir şeydi.
Bunun en büyük sebeplerinden birisi  ne iş yapıyorsam  yapayım, hangi işte  bulunursam bulunayım  hep severek, hep  isteyerek  özveriyle  çalışmamdır.

Peki  nasıl başladım? nasıl devam ettim? şu an ne düşünüyorum?
 Bu yolculukta kimlerle tanıştım? kimlerden destur aldım, ne öğrendim ne kaybettim ne verdim ne aldım?
Kimleri  sevdim kimlerden  nefret ettim? Kimleri canımın iç yaptım, kimlerden hangi kadın ,erkek çiyanlardan  uzak durdum? Kimlerden sözlü  taciz gördüm, resmen ofis mobinggi yaşadım?kimlerden ölesiye nefret ettim?
Yazdıklarım, çizdiklerim neler? karaladıklarım, dosya halinde sakladıklarım neler?
Bana kattıkları değerler, benden  alıp götürdükleri işte her şey burada şu büyülü satırların arasında duruyor sevgili dostlarım.




Çalıştığım bazı ofisler çok  lüx çok şahaneyken özellikle de tasarımsal anlamda   bazıları içinse malesef  bunu söyleyemeyeceğim. Sadece kötü olduğunu bilmeniz yeterli, cimri patronlar, sorunlu muhasebe elemanları, ne idüğü belirsiz ota boka karışan acemi caycılar, gereksiz gürültüler, gereksiz insan topluluğu.   Bizde ofisler genelde muhasebeci mantığında açılır, soğuk sıradan sevimsiz odalar, gereksiz renkler ve bölmeler, hatta çalışanın bir kendisine bakarsınız birde masasına, hayata dair vizyonuna dair hiç bir şey bulamazsınız orada, illa patron mu olmak gerekir, bazı güzel şeylerin cuk diye gelip masasına  oturmasına..
Pazarlama işinde beni ofislerde en çok rahatsız eden şeylerden biride içerdeki yoğun gürütünün olmasıydı. Arama yapmak, randevu almak, işi bilmeyenin sesinizden tüm ofisle beraber işi yeniden öğrenmesi, bu kadar çalışkan olmanın herkes tarafından garip karşılanması, mesai bitiminde herkes evine koşa koşa giderken senin masan da hala yapacak işlerinin olması, herkesle samimi olmak zorundaymışsınız gibi herkesin sizden bir parça güleryüz beklemesi  bitmek bilmez falanları filanları.
Bazı iş yerlerine tüm sabrımla sebat edip dayanırken bazı iş yerlerine de hiç eyvallahım olmadı diyebilirim. Çaycısına çemkirip, tüm ofis çalışanlarının  kıskanç dolu bakışları altında ezilmekten dik durarak kurtulduğum, en büyük intikamın başarı olduğuna inanarak, yapılan tüm  toplantıların en baş köşesine kurulduğum, hiç kimseyi hiçbir şeyi iplemediğim, kendime has güvenli havamla, liman da değil fırtınaların  ortasında oldum ben hep.

Yaptığım işe, aldığım maaşa, altımdaki arabama  kimi zaman layık görülmedim ben.
İş anlaşmazlıklarında  sesimin biraz çatallı biraz yüksek çıktığında freedinin kabusu gibi  tanıdıkları gibi bir insan olmadığıma kanaat getirince , adımlarını bana karşı daha bir dikkatli atıp adımın geçtiği her yerde yerde iki kere düşünüldüm ben.
Çalışma şartları, patronların egoları, iş yerinde ayağımı kaydırmaya çalışan yelloz aşifteler, kendini pazarlama alanında bir kadının da gövde göstereceğine inanamayıp hor görenler, mümkünse ayak altından çekilip hatta yok olmamı bekleyenler, sesime bile tahammül edemeyenler, diğerleriyle aynı haklara sahip olmamı hazmedemeyen şirket personelleri ve daha niceleri.

Bazı iş yerlerinde özellikle anlaşabileceğim, dertleşebileceğim, aynı frekanstan insanların da bulunduğu ortamlarda kendimi   çok konuşurken bulduğum,   bazılarında  ise  suskundan öte sus pus olduğum,  kendi derdimin kendi acımın kabuğunda , kendi meşgalelerimle  yavan, suspus hep düşünceli ama bir o kadar da neşeli kaldım ben, Tüliş oldum, Tüliniçe oldum, Tülinko oldum, herkesin sırdaşı Neşeli Tülin oldum ben..
Kimi zaman yoğun bir şekilde  , hatta bazen günlerin saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadan, masamdan hiç kalkmadan kahveyi suyu ekmeği unutarak günlerimi çalışarak geçirdim ben.
 Dışarıda olduğu vakitler, eş dost arkadaşların ofislerinde, elimde peynir ekmek bir bardak çayla günü geçirdim ben.
Kimi zaman da günlerimi sokaklarda geçirip , seyahatlere gidip evimin yolunu unuttum ben.
Çalışmadığım  dönemlerde ise hiç bir anın boş geçmediği, home ofis havasında evin bir köşesine kurulup pısır pısır  çalıştım ben.



İlk çalışma hayatıma okul ihtiyaçlarımı karşılamak için başladım.

Ortaokula başladığım dönem her yaz tatilinde  çalıştım hep farklı işlerde , farklı alanlarda , farklı sektörlerde,

Çalışma hayatına ne kadar erken açılırsanız o derece de erken açılıyor gözünüz, kulağınız beyniniz. iyice bir gelişiyor huylu huysuz  kimseye pabuç bırakmama adına derin  kişiliğiniz.

İlk iş deneyimlerimin başında  otomobil, tekstil, matbaa geliyor. Ve  sonrasında Communation Center.. Türkiyenin ilk özel postanesi  Mecidiyeköy de kurumsal anlamda ilk çalışmaya başladığım, fax, bilgisayar tarayıcı nedir öğrendiğim emekleme değil  yürümeye başladığım  zamanlar. Ne güzel insanlarla bir araydık o zamanlar, o insanlar anılarımda, sönmeye yüz tutmuş hatıralarımda, her sabah masama aldığım güzel kokulu mis çiçekler, gazete okumanın keyfi, uzun ve karışık baget sandviçler. Mecidiyeköy den Ferah evlere giden otobüs ve dolmuşlardaki  geç saatlerdeki kadın başına yolculuk güzelliği, yağmurdan ıslanarak tarla başına koşarak gittiğim,  cipil gibi ıslandığım ,şimdi İsveçin bir köyünde yaşayan o güzel insan:))

Hayatınızı etkileyen dönemler vardır ya işte benim için de orası   öyle  bir yerdi.
Daha internetin ülkemize gelmediği bir grup kafadarın Ankara'da başlayan serüven dolu süreçleri,  sevgili patronum Haluk Çeçenin gelişime ve kişisel iletişime önem verdiği yıllar.
 El yazısını hatırlıyorum da , özenli, nizamlı tertipli, şimdi kimbilir nerelerde..
Hayalimde  kalan son anı derlemelerinde  Kerpe'de şirketçe yazlıkta kaldığımız   deliler gibi sarhoş olduğumuz hafta sonu, ve birde teknede düzenlediğimiz geceden bir kaç tane fotoğraf var. Ergen olduğum yıllar bu yıllar , aşık olduğum sevdiğim, şiirler yazdığım elimde devamlı yarım kalan bir romanın sayfaları, yazarlarla oturduğumuz cafeler, komünist dostlar, kasette çalan Nilüfer:)) ve her akşam eğlenmek için gittiğimiz etiler, bebek, taksim , elmadağ diskotekler:))





Sonra ne olduysa oldu, nasıl oldu ne şekilde olduğunu bir türlü hatırlayamadığım, işten ayrılmanın sancılı süreçleri...
Sevdiğim o iş yerinden ayrıldım. Kendini bilmenin ve artılarının farkındalığıyla belki daha iyi bir iş bulurum diye ayrıldığım güzide sevimli şirineler şirinesi iş yerim...

Yıllar  sonra heyecanla merakla görmek için  sabırsızlıkla gidip kapandığını ve  taşındığını görünce, üzüldüğümü hatırlıyorum.  Bomboş bir bina bomboş duvarlar, eşyasız camdan keskin siluetler.  Alt kata inip sallapati cay ocağında bir bak çay içip geçip gittim oradan öylece yıllar öncesinde..

Benim  işte böyle garip bir yönüm var, sevdiğim iş yerlerinden bir türlü kopamadığım gönül bağı kurduğum.  İlla görüşücem, illa aricam, illa çıktıktan sonra mutlaka bir iş yapacağım tutar orayla.




Sanatsal yönlerimin, içselliğimi, özbenliğimi ve hayat tarzımı yakalamama  sebep olan yeni işimse küçük de olsa kendi çapında Creative işler yapan Sunay Akın ve bunun gibi yazarların kitap kapak tasarımlarını yapan  bir reklam ajansıydı. Maslak taraflarını bilenler bilir Nazmi akbacı iş merkezi diye bir yer var, bakın şimdi bile burnumda tütdü, nasıl da gidesim geldi hemencecik oraya,
 Maslak Çarşını yıkılmadığı, Papetlandın ve diğer alışveriş mağazalarının hemen alt sokağındaki iş merkezi, içinde bir çok iş yeri barındıran bu yerde uzun bir süre çalıştım. Resimleri, ressamları keşfettim, yazmayı çizmeyi, güzel kahveyi ve o puronun şahane kokusunu sevdim. Patronlarımız şahane insanlardı. Hala çok severim, hala görüşürüm sosyal medyadan da olsa kendileriyle.
Hayat sanki o zamanlar bize güzelmiş sanki.
Ne dert ne tasa, ne gam ne  keder, her şeyin çok ama çok güzel olduğu yıllar, güneşin yüzümüzü yaktığı, içimizi ısıttığı, bir minibüsle Hacıosmandan Büyükdere ye yüzmeye gittiğimiz, Sarıyer börekçisinden durakladığımız Madoda'dan dondurma yediğimiz yıllar.
Ben en çok Taksim ve Beşiktaşı çok sevdiğimi hatırlıyorum, gök mavi, güneş tepemizde, sıcak günler, sıcak insanlar, her şey kaygısız, sade yalın ve de derin.


Çocukken hep manken olmak isterdim ben.
 Kariyerimde manken olmadım ama hep etrafında ki iş kollarında dolaştım. Tekstil dünyası , tekstil sektörü hep beni çekti galiba, tekstil, halı vs. derken bir bakmışım ki yine yeni yeniden bu kez daha büyük bir reklam ajansındayım.
 İşte burada biraz durmak gerek, soluklanmak gerek, yavaşlamak gerek, bence pazarlamada gelinen noktamda yapı taşlarının  atıldığı yer burasıdır.
Müşteri neydi, inmiydi cinmiydi, kimdi? nasıl emek verilirdi, nasıl dönüş sağlanırdı, nasıl bağlanırdı, nasıl aranırdı, nasıl randevu alınırdı ve müşteri her zaman haklı mıydı:))
Ne güzeldir müşteriyle telefonda konuşmak derdini anlamak, derdini anlatmak, çat kapı ziyaretlere gitmek, randevu almak, bazen alamamak, bazen satmak bazen de satamamak, ağlamak, huysuzluk yapmak ama hep kendine bakmak, fönsüz çıkmamak, rujsuz yapamamak, alışveriş den kopamamak, mini etek topuklu ayakkabılara, ceket pantolonlara asılmak. Benden büyük insanlardan satış tüyoları almak
Creative işlerinden peşinden koşmak, o toplantıdan bu toplantıya deliler gibi koşturup, deliler gibi çalışmak, ha birde üstüne üstlük medya tv işleriyle haşir neşir olmak buda yetmedi hafta içi sürücü eğitimi almak, buda yetmedi bir zamanların modası ahşap eğitimi almak, buda yetmedi ANNE OLMAK!!!!
Evet anne olmak, annelik, annelik neydi sanırsam orayı hep atladım ben, taki yıllar sonra yeniden anne olmak istediğimde geçmişle geleceği birleştirdiğimde ne çok eksiği, yanlışı doğruyu yaşadığımı fark eden ben, annelik dürtüleri içinde, Elif Şafak'ın Siyah Süt'ü gibi Lohusalık sendromundan o yıllarda kurtulamayan ben.
Sanırım çok hassas biriyim ben alıngan, kırılgan iş hayatımda fazla göstermesem de özel dünyamda haylice fazla..
Tabiki o çok sevdiğim kariyerimi hızla tırmandığım, sevdiğim tatlı ortamımdan pıt diye düşerek, gerileyerek, eve hapsolarak, bebek bakıcılığını üstlendiğim, daha anneliğin ne olduğunu bırakın kendimin bile kim olduğunu  keşfedemediğim bu dönemde anne oldum ben. Kör topal, yana yakıla, düşe kalka bu işinde üstesinden gelerek bazen ağlayarak bazen çokça bağırarak, bazen içine kapanarak, bazen tüm dünyayı karşıma alarak anneliğe erdim ben...
Hala burdasınız dimi dostlar inanın yazarken ben bile yoruldum, sizleri düşünemiyorum:)
Hadi bir gayret yolun yarısındayız.



Sonra ne hikmetse bir arkadaşımın da ısrarı ile sektör değiştirerek ilaç  mümessili olarak işe  başladım ben.
 Hemde nasıl bir başlangıç nasıl çılgıncasına  nasıl inanılmaz, nasıl da farklı olarak..
Herkesin yapabileceği bir şey mi bilmiyorum ama ben dört yüz yetmiş kişiyle Bursa'ya gidip orada eğitim ve oryantasyon sürecini tamamlamak için 1,5 ay yaşayıp her gün tıp literatürlerine kafa patlatıp tüm vücut fonksiyonlarını iyice ezberleyip, tıpta dahi ünvanı derecesinde okuyup üfleyip ileri derecede  mülakatlar eğitimler sınavlar derken iyi yüz yetmiş kişiyle elenmeden işe vakıf olarak geri döndüm ben.
Gidişim korkulu heyecanlı olsa da işte dönüşüm muhteşem olacak dedikleri bu olsa gerek, iyi bir maaş, altımda arabam, çift ikramiyeli bol piyangolu şahane yeni işim ve ben.
Aman allahım rüya gibi bir şey, mutluluk dedikleri bu olsa gerek:))

Eğitimde, aldığımız gazla tüm sahalara, tüm hastanelere, tüm doktorlara şevkle heyecanla, sevgiyle koşan bizler. ve aradan iki sene geçtikten sonra aramıza yeni katılan ekip arkadaşlarımız.

Beş sene çalıştım o şirkette, çok güzel anılarım maceralarım oldu. Çok harika insanlarla tanıştım, yeni dönem, yeni insanlar, yeni hayata bakış açıları her şey çok güzeldi her şey. Kimi zaman nöbete kaldım, kimi zaman reçete yazdım, kimi zaman eğitimlerde uyukladım, kimi zaman seyahat ettim, Kulakları çınlasın Esin diye çok harika biriyle tanıştım. Benzinimiz bol olduğu için  çok gezdiğimi hatırlıyorum.
Şile , Ağva, Edirne, Trakya ve daha nicesi, bir gün içinde ne kilometreler yaptım ben o araçla.
Taki bir gün şirketimizin yabancılara satılacağı haberini duyana kadar.
Her güzel şeyin bir gün bitecek olması  kadar doğal ne olabilir?
Bir güzel rüyanın da böylece sonuna gelinmiş oldu tabiki.
Uzun bir süre, sağlık sektöründe iş aradım, iyi firmalarla görüşmelere gittim, ama nedense olmayınca olmuyor, hızlı bir şekilde başladığım bu sektöre çok hızlı bir şekilde uzaklaştım.
Eczanede tanıştığım bir arkadaşla, kozmetik ürünlerin satışına başlayıp, kariyerimde hızlı bir şekilde yeniden düşüşe geçtim.
Tabi o zamanlar genç olmanın verdiği toylukla, sabır erdem, sebatkar cümlelerinin benim için yakından uzaktan alakası yoktu, daha çok ben bilirim, ben yaparım, ben böyleyim, ben hallederim, bu benim işim, benim kararım modundaydım sanırım:(
Böyle anlarda insana ışık tutacak, mentorluk veya şimdinin yaşam koçluğunu yapacak belki ağbilik belki ablalık yapacak birileri lazımdı.

Ne yazık ki bu da benim çevremde hiç olmayan bir şeydi.
Benim çevremdeki kadınların hepsi evhanımı yada kocaları zengin hatunlardı.

Okuyan grup bile bir zaman sonra evlenip çoluk çocuğa karışıyordu.
Su akıp gitti önümden ama ben bir yol bulamadım.
Okumak ve kendini geliştirip ileriye bakmak en güzeli buydu ama açık öğretimin o saçma sapan sınav icatları, para pul muhabbetlerinden sonra okul hayatından da iyice soğumuştum.
Evet öğrenmeye açtım, her şeye yeniliğe çalışmaya azmetmeye, ama  işler istediğim gibi gitmedim.
Her zaman kişisel anlamda kitaplar okudum,  eğitimler aldım hatta işin uzmanlarından, Gül, Kırçıl ve daha niceleri gibi satış, pazarlama, diksiyon, vücut dili, insan ilişkileri, tele marketing, satınalma, idari işler, yöneticilik, marka yöneticiliği, kendime çok yüklenerek her defasında fazlasıyla.
Kariyer yapmak hayatımın hep odak noktası oldu, kendi işimi yapma hayallerim hep bu noktada başladı, kendi ajansım, kendi işim, kendi müşterilerim, kendime has ofisim, creative toplantı odam, ve insanların insanca bol motivasyonlu, bol güleryüzlü çalıştığı o güzel ofis ortamı hayallerim.
İyi firmalarla görüşmeler sağlamak, randevular almak, ısrarcı olmak, takipçi olmak, tuttuğunu koparmak, işin peşinden gitmek, nede olsa bunların tümü bendim, bende olan şey, kelimenin tam anlamıyla iş aşkı iş hobisi:)


Birde benim Amway maceram var ki durum içler acısı, elin Amerikalısı, iş bilir yol bilir, prosedür bilir, bizim türk kadınıyla iş yapıcaksında, başarıya adım atıcaksın da, milyar dolarlık hayallerine ulaşacaksızda var sen git işine derler adama.
Çok emek verdim, güzel gruplar kurdum, ama hep yanlış insanlarla, iş disiplini, iç disiplini olmayan kişilerle bir arpa yol bile alamadım.
Bu işte en çok keyif aldığım şey başarıyı tadmak ve sahneden insanlara başarıyı  seslendirmekti  sanırım, hala da yol da yürürken karşılaştığım insanlardan bu tür şeyler duyuyorum.
Keşke devam etseydiniz, hitap gücünüz iyi diye, bilmem olmadı işte küstüm işe galiba, inacımı yitirdim. İnsan böyle işlerde ilk önce yakın çevresini eşini dostunu görmek istiyor ama nerede, ilk önce onlar seni yarı yolda bırakıyor sanırım.

Beni bu kadar oyalayan ve hayallerimden çalan bu işte sona erdikten sonra, işte geldik şimdi iş hayatımın asıl dönüm noktasını oluşturacak kavşaklardan birine.
Bir anda, nasıl oldu ne şekilde oldu bilmiyorum ama bende bir okuma aşkı başladı, yeniden sınavlar, yeniden ders telaşları, yeniden ama bu kez daha güçlü hayata tutunma halleri, sanki kanatlarım dinlemiş de yeniden bir uçma halleri, mutluluk istekleri, yeniden kendini keşfetme yeniden kurslar dersler falanlar filanlar...medya ve iletişim halleri..
Kadıköy'de bir kursa başladım önce, yıllar önce matba işlerinde yada ajanslarda çalışırken işin katalog kısımlarını hep görüyordum, ama nasıl yapıldığını bilmiyordum.
Bir an önce işin mutfak kısmını renkleri, grafikleri, tasarımları, ara yüzleri ve yazılımı öğrenmek için başladığım kurs da alt yapımın da yetersiz olması sebebiyle hiç bir şey anlamadım, ama derslere düzenli olarak katıldım. Düzenli olarak not aldım, düzenli olarak sordum, öğrendim merak ettim, hatta işi biraz da abartarak yani benim tabirim bu kulağımı daha da bir tersten tutarak daha düşük bir maaşla işi tam layıkıyla öğrenmek için küçük bir ajansa girdim. iyiki de girmişim, çok şey öğrendim düşük bir maaş aldım ama sahayı ve insanları müşteriyi ve işlerin devasa gücünü fark ederek burada başarılı oldum.

İşi ileriye götürerek birde aşık oldum, aşk ilişki, sevgi emek ,yaşam evlilik vs. neyse belki de ondan öğrendim.
Bazen çok mutlu bazen çok mutsuz oldum, ama seçici olmayı, kendi kararlarımın arkasında durmayı, hem kendime hemde karşımdakine saygı duymayı öğrendim bu ilişkide, ilişkiler, evlilikler vs. detaya girmicem, geneli zaten diğer yazılarımda her zaman paylaşıyorum, Aşk yazımı söylememe gerek yok öyle çok sevilip okundu ki ne diyeceğimi bilemiyorum. Çok teşekkürler hepinize, çok mutluyum sizlerle.
Bu süreçte, gerek para ihtiyacım gerek içindeki zorlu yaşam şartlarımın getirisi olarak kısa süreli işlerde çalıştım. Her çalıştığım iş yerinde bende olana bir tık daha fazla koyarak yoluma devam ettim.
Bu kadar hareketli bir dönemi geçirdikten sonra, tabi insana bir ermişlik bir bilmişlik te gelmiyor değil. Müşteri temsilciliğinden, satış uzmanlığına, satış uzmanlığından da satış yöneticiliğine terfi etmek artık benim için çok  kolay tabi, birde yabancı dilim olsa değmeyin keyfime.
Hap gibi yutarım kuş gibi uçarım , ve daha neler.
İlk yöneticilik deneyimi mi yaşadığım yeni iş yerimdeyim ve 30 kişiyi yönetiyorum.
Yöneticilik ne kadar kolay görünse de büyük bir sorumluluk, herkese şirine gözükmek iyi güzel hoş fakat iş kurallara prosedürlere gelince arada kalmak da cabası,
Suistimal edilmek, arada kalmak, zor durumları atlatmak, elemanına güvenmek, moral vermek, motivasyon yükseltmek, işe alım süreçlerini iyi değerlendirmek, eğitim ve oryantasyon dönemlerinde faydalı olmak inanın hiç dışarıdan göründüğü gibi değil, yönetici olmak, müdür olmak ve hatta iş yeri sahibi olmak hiçte  öyle dışarıdan göründüğü gibi kolay değil..
İstemeden verilen kararlar beni sonradan çok üzmüştür. performansı  düşük elemanları işten çıkarmak, arada haksızlık yapmamak, elemanı kollamak, izin sürelerini ayarlamak, anlamayan elemanla birlikte oturup çalışıp emek vermek, kimine iyi kimine kötü yönetici olmak, bazen alt üst dengeleri şaşırmak, sizin bir üstteki yöneticinizle altta çalışan ekibi koordine etmek bunların hepsi çok zor süreçler,
Paragöz olmak, vicdansız olmak, soğukkanlı olmak, ukala bir hadsiz olmak mıdır insanı başarılı  kılan bilemedim ama benim iş anlayışım ve iş ahlakım bu sürece uygun eş zamanlı yürümedi galiba,
Ve yine bir yol ayrımında yine hazinli bir son ve finishing:))

Bu kadar iş başarısızlığından ki aslında başarıydı hepsi çünkü bana çok şey kattılar eminim.

İşten soğuyup bir süre çalışmama kararı alarak bir yaz dönemini evde geçirdim. Çalışan insanlar bilirler bu durum fazla uzun sürmez, iş düzeni var nizamı var, sabah erkenden gider, masanızda otursunuz her şey rutin her şey kendi ahengi içindedir.
Ama evde olduğunuzda işler böyle olmuyor, kafadan bir kere uyuyorsunuz, uyumaya alışıyorsunuz, düzen nizam hak getire, ne çalışma nede başka bir şey, evle ve uzun zamandır görmediğin arkadaşlarınla da bir arada olmak bir yere kadar.
Belli bir zaman sonra her şeyden sıkılmaya başlıyorsunuz.
Ben evi döktüm temizledim yok yine aynı sıkıntı geliyor böğrüme oturuyor, hiç bir şey yapmama duygusu yada bir şeyler ortaya koyamama duygusu beni içten içe yiyip bitiriyor.
Evdeyken kendi markam için uğraştığım Tatowun tepesinden inmediğim, hadi yapalım, hadi tasarlayalım, hadi markalaştıralım, hadi sayfasını açalım, hadi ürün araştıralım hadi e-ticaretini kurup satalım dediğim dönem bu dönemdir yani Madame Savon dönemi.
Sadece logosu için bile bir yaz çalışıp uğraştığımız, ürün, ham madde araştırmaları için o üretici senin bu üretici benim diyerek yer gök inleterek çalıştığımız o koca sıcaklar ötesi sıcak yaz günleri .
Değdimi değdi tabi, markayı yaratmak, tasarlamak, kendi gücüne inanmak, özgüven patlaması yaşamak, ama paran var mı? sponsor bulundu mu? diye sorsanız garip bir sessizlik içinde kaldığım bir gün mutlaka çok ama çok başarılı olacağıma inandığım güzeller güzeli Madame Savon'um.

Biraz sermaye, biraz çevre ve birazda iş bilirliğiniz, şahsi bilirliliğiniz ve cemiyete bağlı kişiliğiniz varsa işinizin yürümemesi için hiç bir sebep yok, yok efendim bunlardan biri veya birkaçına sahipsenizde olmuyor o iş öyle, hepsinin bir arada olması lazım. Başta bende sermaye olmayınca işim de tabi haliyle yarım kaldı iste istemez, ev borcum bitince yağacağım ilk iş bu işe yatırım yapıp, kendi sitemi açıp, markamı patentlemek, ve küçük bir ofis içinde, hem marka iş kıyafetleriyle ilgili çalışmalar yapmak hemde e-ticaret sayfasında Madame Savon özel outdoor ürünler satmak yapabilir miyim? yaparım sponsor bulunur mu? bulunur? para  olda olur yeter ki önce can sağlığı olsun hepsi olur hepsi yaşanır hepsi bir ömre sığar, yeterki insanın morali keyfi yerinde olsun hepsi olur...
Paraya ihtiyacım olmasından sebep, bir enerji bir organizasyon ve birde dolandırıcı  olduğunu sonradan öğrendiğim şirket maceralarımda yok değil arkadaşlar.
Türkiye de para, enerji, inşaat, gıda ve otomobil sektöründe var, gerisi boş gibi geliyor bana, belki de var ben bilmiyorum.
Yaptığın işte uluslararası takılmak, yurt dışına açılmak, ithalat ihracat ağından faydalanmak, markalaşmak, ve mağazalar zinciri oluşturup reklamın gücünden faydalanmak çok önemli.

Şu anki işimi yapmama sebep olan, ve uzun zamandır bu işin içinde olduğum sektör, tekstil sektörü ama bildiğiniz tekstil değil, iş güvenliği ve iş elbiseleriyle ilgili sektör, iş ilanıyla girdiğim ve hala kopamadığım, severek öğrenip azmettiğim şimdiki işim yaklaşık beş yıldır aynı sektördeyim, beş yıldır kendimi bu alanda geliştiriyorum, kumaş, baskı nakış, iş güvenliği, kullanım alanları vs.
Yangın ve alev almaz giysiler, kişisel koruyucu donanım ürünleri, tedarik süreçleri kurumsal firmalar, kurumsal ziyaretler, teklif ve fiyat araştırma süreçleri işim gerçekten çok keyifli çok güzel.
Birde iş emniyet ayakkabıları da eklenince daha da balllı kaymak bir şey oldu.
Bir firmanın çözüm ortağı olabilecek, iş yükünü hafifletebilecek her ne varsa hepsi burada  mevcut:))

Sonuç olarak, işimi severek yapıyorum, severek gidiyorum ve biliyorum ki bir gün kendi işimin başında bunca yıl öğrendiğim bilgi ve birikimi kullanarak harika işler çıkaracağım.
Kendi müşterilerim olacak, kendi müşterimle aylık yemeklerim, kahvaltı programlarım, yurt dışı seyahatlerim, güzel bir çalışma ortamım, özel günlerde kendilerine göndereceğim hediye paketlerim.
Ofiste içilen güzel kahveler, toplantıda sonuçlanan güzel projeler, çalışanlar arası birbirine saygı ve sevgi, kimsenin kimseyi ezmediği çiğnemediği, profesyonel  müşteri hizmetleri, satış sonrası sıkı takipler ve niceleri..

Seviyorum hepinizi güzel işler ,güzel insanlar, güzel yaşamlar diliyorum hepinize..
Kendime de bol enerjili, bol  başarılı günler dileyerek hoşcakalın diyorum.
Bu yazıya yeni ilaveler, yeni düzenlemeler  yapacağım mutlaka daha sonra  ara sıra yoklarsanız sevinirim :))

Yeni işe başlayanlara  veya ilk iş günlerini geçirenlere nacizane öneriler;

*Herkesle hemen samimi olmayın, özellikle de avam takımı cahil cühela tiplerle, gün gelir zor durumda kalırsınız bu yerden bitme tipler  yüzünden.
*Havayı koklayın, insanları iyi gözlemleyin, caycıyla sırdaş olun, inanın dönen tüm fırıldakları onlar herkesden daha iyi bilir.
*Bütün bildiklerinizi ortaya dökmeyin. Başarının tadını yavaş yavaş ortaya koyun, işlerinizi satışınızı gizli yapın, sonuçlanınca ortaya patlatın.
*İşinize vakıf olun, ne gerek var dediğiniz herşeyi öğrenin, iş ve işleyiş konusunda herşeyi bilin.
*Ağırlığınızı , soğukkanlılığınızı, sukunetinizi koruyun
*Güzel giyinin, güzel kokun, kendinize özen verin.
*Masanızı temiz tutun, masanıza sizden parçaları abartmadan yerleştirin.
*İşinizin materyallerini iyi öğrenin, firmayı iyi tanıyın, rakiplerin artı ve eksi özelliklerini bilin.
*Pazarlamada müşterinizi hangi silahla vuracağınızı çok  iyi bilin.
*Herkese karşı kibar ve nazik olun, patronunuzun bile can damarını, huyunu suyunu keşfedin.
*Uzayan konularda, karşı atağa geçmek yerine, tamamdır siz bana bırakın ben hallederim deyip konuyu kapatın.Laf dalaşına veya üste çıkmaya zorlamayın.
*İşinizi sıkı takip edin, satış öncesi takipler, satış sonrası üretim ve sevk, her ürünü gitmeden kontrol edin, gidecek numuneyi bizzat kendiniz götürün.
*Numuneyi mümkünse faturalandırın.
*Her sattığınız ürünü veya gönderdiğiniz malzemeyi mutlaka dosyalayın
*Üretime verdiğiniz her ürünü imzalı gönderin, ortaya anlamsız bir kağıt veya yanlış çıktığında kontrol etme şansınız olsun.
*Alındığınız makam ve mevkiyi hazmetmeden, işe yerleşmeden o iş ve göreve yardımcı başkalarını aldırmayın, yoksa o kişi asıl eleman olur yani işi mutfaktan öğrenen siz yedekte fazladan göze batan kişi olursunuz.
*İşyerindeki mola saatlerine dikkat edin, mümkünse çok çalışkan olun bir süre mola vermeyin:))
*Sıkıntılı durumlardan şikayet etmeyin bırakın o işi fazla tezcanlılar yapsın.
*Şirketin menfatini kendi menfatiniz gibi düşünün , zevzeklere prim vermeyin kendileriyle  muhatab olmayın.
*İş mesai saatlerine dikket edin, akşamları mümkünse çıkmak için acele etmeyin:) en azından bir süre:))
*Sattığınız ürünü kaliteli sunun, fiyattan taviz vermeyin, toplantıyı gitmeden önce herşeyi  iyi organize edin.
Firma çalışan sayısı, alım sayısı, varsa yanınızda numune ve ajandanız, teklif çalışmanız, kurumsal'a dair herşeyiniz tüm techizatınız hazırlı olarak.
Not: Aklıma geldikçe yazacağım.

Çalıştığım işyerlerinden bazıları; 

GELİŞİM CREATİVE ALTUNİZADE

DEVA İLAÇ

GÜÇBİR JENERATOR

OVİT ASANSOR

Mİ TEKSTİL VE PROMOSYON

BERKA İŞ GÜVENLİĞİ

EMA AYAKKABI A.Ş (Halen çalışmaktayım.)






Sevgililer Günü Denklemli Bir Şey

İlk sevgilimi hatırlayamayacak kadar küçük olduğum için adının Mehmet olduğunu bilmeniz yeterli:)) İlkokulda tüm kızların aşık olduğu d...

Günün Resmi

Günün Resmi
Bir kedi lütfen:))