2017-09-12

# nazımhikmet # nazımhikmethapiste

Bu Dünyadan Nazım Hikmet Geçti.

Selamlar, yeni blog yazıma hoşgeldiniz, can dostlar:)
Bu kez yönümüzü  'Güzel Yüzlü Şair' veya 'Mavi Gözlü Dev olan Nazım Hikmet'e çeviriyoruz. Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim adını da kullandığı olmuş,  hatta İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin önemli isimlerindendir kendisi,  uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılarak , eserleri bir çok dile çevrilmiştir. 
Ayrıca  kendisi benim en çok sevdiğim, ilham aldığım, şiirlerini eski model kasetçalarlardan dinleyip takliden aynı ses tonuyla elimde keyif sigarası ve kahveyle, balkondan uzakları izleyip sıkılmış insan modunda  ama hayat enerjim hala var deyip, pısık, simsiyah boyanmış  gözlerle, saçım dağınık  topuzlu edalı,   etrafı inceleyip, aman be İstanbul'dan değil, içimden şair geçiyor havasında,  şiirlerini deste deste okumuşluğum vardır. Doksanlar döneminde gerçekten herşey bambaşkaydı, müzik dinlemek, günlük yazmak, şiir ezberlemek, postadan gelecek mektubu beklemek, her şey bambaşkaydı. 
Bir eve taşındığınızda  ilk düşündüğümüz şey şudur, aman tanrım, kitaplarımızı  nereye koyacağız. Bende de çok kitap olması özellikle Nazım Hikmet serisi bulunması nedeniyle bu sorun hep oldu hayatımızda:)) Bence bir evde mutlaka  kütüphane  ve piyano olmalı, olmadı  bir müzik aleti. Hoş benim de  bir piyanom yok sevgili dostlar ama  ne derler eskiler ; dostlar alışverişte görsün. :))) Dikkatinizi şiddetle buraya çekiyorum çünkü gece zıpırlığıyla beraber muzip bir şekilde Sevgili Nazımı  daha geniş çerçevede yad etmek istiyorum. 
Eski yazılarımdan hatırlayanlar bilir, Nazım Hikmeti ve eserlerini  okuyup inceleme sürecim taa ortaokul dönemlerine denk gelir. En çok mavi gözlü dev şiirini sevmiştim.  Birde aşağıda sözlerini yazdığım kaptan şiiri:)

''Çok yorgunum beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın.'' 

Cilt cilt şiir kitapların aldığımı biliyorum, birde bizimkilerden komünist damgası yediğimi, ay allahım ben kim komünist olmak kim:))  iki Ahmet Kaya dinleyip, iki Nazım Hikmet şiirleri dinleyince babamdan fena papara yemiş olduk tabi.  Tabi bunlar işin şakalı komikli geçmiş günler ola hayrolalı günlerim. Nazım Hikmetin şiirlerinde çok büyük bir memleket hasreti, aşk, insanlık, ve çocuklara yönelik duyguların karışımını bulabilirsiniz. Aşk'ı çok güzel anlatmıştır, yıllarca hasret kaldığı vatanını çok iyi irdelemiş, sosyal olaylara her ne kadar fazlasından ziyade yanlış anlaşılsa da göndermeler yapmıştır. Her şeyden önce aşk adamıdır kendisi, içtendir, naifdir, sevecendir Nazım. Çocuk duygusallığında  ama bir o kadar da inatçıdır olayların gidişatında. Bir keresinde kendisini şiir okuması için çağıran ve evinden alınmak istemesi üzerine  Atatürk'e  cevaben; "Reisicumhur hazretlerine benden selam söyleyin. Ben Denizkızı Eftelya değilim!" diyerek, alıngan naif tarafını çok iyi bir şekilde göstermiş.  Ulu önder Atatürk ise bu davranışına karşın, daha da büyük bir insani davranış örneği göstererek,  etrafındaki kişilere; "Aferin çocuğa! İşte şair dediğin böyle olur."  dediği bilinmektedir. Ben bu olayı şöyle yorumlama ihtiyacı duyuyorum. Eminim birbirlerini biraz tanıma şansları olsaydı, eminim ki çok sevip çok iyi anlaşan birer dosta dönüşebilirlerdi. Yanlış zaman kurbanları olmuş olsa gerek bu durum her ikisi içinde,  Fakat  döneme bakıldığında, eminim arada laf taşıyan, yanlış aksettiren, iki tarafı  da kızıştırmayı başaran kötü niyetli kişiler mutlaka olmuştur. Aynı şey günümüzün siyasetinde de olmuyormu, yanlış anlaşılmalar veya hiç anlaşılmama durumları,  Bugün her ikisi de yaşasaydı eminim bu gerçeği daha da net görebilirlerdi. Ve çok iyi dost olurlardı. Nazım'ın hapisten  Atatürk'e yazdığı mektup her şeyi daha açık ve net, özellikle  suçunun olmadığını üstüne basa basa ifade eden,  farklı ve samimi insancıl anlamda yazılmış  itiraf belge niteliğinde. 
Her ne olursa olsun aralarında ne husumet çıkarsa çıksın, ikisini de çok seviyorum, sevgi ve minnetle anıyorum.

Nazım'ın boş yere memleket hasreti çektiğini, vatanından, milletinden, uzak kaldığını, uzak diyarlarda yanlız ölmeyi haketmediğini biliyorum.  Hiç bir vatan evladı böylesi bir davranışı haketmez,  Türk devletinin'de bu konuda hassasiyet göstererek mezarını taşıma kararı aldığını biliyorum. Fakat varisler arası anlaşmazlık, eşi Vera'nında mezarının aynı yerde olması oğlu Mehmetin babasına hala kırgın olduğu yolundaki söylemler ne yazıkki şairin mezarının ülkesine taşınmasına olanak vermiyor. Merak edenler veya hiç dinleme şansı olmamış kişiler için kendi sesinden okuduğu şiirlerinin linkini aşağıda paylaşıyorum. 

https://www.youtube.com/watch?v=rO7VyzMQjA8
https://www.youtube.com/watch?v=jHE9X-s6Klk
https://www.youtube.com/watch?v=f4bIkLT75Sw
https://www.youtube.com/watch?v=5zjzKVfHk0I
https://www.izlesene.com/video/kendi-sesinden-nazim-hikmet-siirleri/273753

Nazım Hikmet her nekadar mavi gözlü dev şiirini Atatürk ve Latife hanım için yazmış görünse de, asıl kendisi benim için mavi gözlü bir devdir. Hatta iyi yürekli sevgi dolu romantik Dev:)
Sevgiler hepinize:)💛💛💛💛💛


Atatürk'e yazdığı  mektup;


cumhur reisi atatürkün yüksek katına,
türk ordusunu isyana teşvik ettiğim iddiasıyla on beş yıl ağır hapis cezası giydim. şimdi de türk donanmasını isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.
türk inkılabına ve senin adına ant içerim ki suçsuzum.
askeri isyana teşvik etmedim.
kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var..
askeri isyana teşvik etmedim.
yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyor.
askeri isyana teşvik etmedim.
deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.
askeri isyana teşvik etmedim.
senin eserine ve sana, aziz olan türk dilinin inanmış bir şairiyim. sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. büyük işlerinin arasında seni bir türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
bağışla beni. seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu inkılap askerini isyana teşvik damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.
başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. kemalizmden ve senden adalet istiyorum. türk inkılabına ve senin başına ant içerim ki, suçsuzum.
Nâzım Hikmet 20 Kasım 1901'de Selanik'te doğdu (aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılmış, kendisi de bunu benimsemiştir), 
Baba tarafından dedesi Nâzım Paşa valiliklerde bulunmuş, özgürlükçü, şairliğe yatkın bir kişiydi. Mevlevi tarikatındandı. Anayasacı Mithat Paşanın yakın arkadaşıydı. Babası Hikmet Bey ise Mektep-i Sultani (sonradan Galatasaray Lisesi) mezunu, önce ticaret yaşamını denemiş, başaramayınca Kalem-i Ecnebiye'ye (dışişleri) bağlanmış bir memurdu.
Nâzım Hikmet 1917'de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi'ni 1919'da bitirip Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. O yılın kışında son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarladı. Aile dostu olan Deniz Hastanesi Başhekimi Hakkı Şinasi Paşa'nın gözetiminde iki ay süren bir tedavi döneminden sonra, kendisine iki ay da evde dinlenme izni verildi. Bu süre sonunda da toparlanamadığı, deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlığa kavuşamadığı görülünce, 17 Mayıs 1920'de, Sağlık Kurulu raporuyla, askerlikten çürüğe çıkarıldı.
Kurtuluş Savaşında
1 Ocak 1921'de Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin, Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu'ya varınca, Ankara'ya geçebilmek için beş altı gün, izin ve yol parası beklemeleri gerekti. Ama Ankara'dan yalnız Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nureddin'e izin çıktı.
En büyük aşkı Piraye
Nazım, 1930'da tanışıp 1931'de evlenmeye karar verdiği halde kovuşturmalar, tutuklamalar yüzünden buna olanak bulamadığı Piraye Altınoğlu ile 31 Ocak 1935'te evlendi. Nâzım daha önce de Sovyetler Birliği'nde iki kez evlenmişti : Birincisi orada görevli bir Türk ailesinin kızı olan Nüzhet Hanım ile kısa bir evlilikti, ikincisi ise bir Rus kızı olan Dr. Lena ile memleket hasreti yüzünden sona eren bir evlilik...
Piraye Altınoğlu'nun ise ilk kocasından iki çocuğu vardı. Bu evlilikle Nâzım Hikmet dört kişilik bir ailenin sorumluluğunu yüklenmiş oluyordu.
Harp Okulu Olayı
17 Ocak 1938 gecesi akrabası olan Celâleddin Ezine'nin evinde otururlarken gelen polislerce tutuklanıp kısa bir süre İstanbul Tevkifhanesi'nde bekletildikten sonra, Nâzım Hikmet Ankara'ya Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne gönderildi. Kesinlikle beraat edeceğini umduğu bu dava, 29 Mart 1938'de "askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik" suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. 28 Mayıs 1938'de temyiz bu cezayı onayladıktan sonra, Ankara Cezaevi'nden alınarak İstanbul'da Sultanahmet Cezaevi'ne getirildi, bir ay geçmeden, haziran sonlarına doğru, Donanma Komutanlığı'ndan gelen görevliler onu alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.
Bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde yargılanacaktı. 10 Ağustos 1938 günü başlayan davada, on dokuz gün sonra, 29 Ağustos 1938'de, "askeri isyana teşvik"ten, 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. İki cezası birleştirilince 35 yıl tutuyordu. Mahkeme bunu çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirerek karara bağladı.
29 Aralık 1938'de, Askeri Yargıtay'dan gelen onay, son umutları da boşa çıkardı. 1 Eylül 1938'de İstanbul Tevkifhanesi'ne, şubat 1940'ta Çankırı Cezaevi'ne, aynı yıl aralık ayında da Bursa Cezaevi'ne gönderildi.
Nazım'a Özgürlük
1949 ortalarına doğru Ahmet Emin Yalman'ın "Vatan" gazetesinde yazdığı bir dizi yazı ve gazetenin, avukatı Mehmet Ali Sebük'e yaptırdığı on yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda, kamuoyunda Nâzım Hikmet'in bir "adli hata" yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazandı. Ankara'da avukatlar, İstanbul'da aydınlar topluca imzaladıkları dilekçelerle cumhurbaşkanına başvurdular. Yurt dışında da sanatçıların, hukukçuların öncülüğü ile benzer girişimler yapıldı. Bu arada Birleşmiş Milletler Örgütü'nün danışma organlarından olan Uluslararası Hukukçular Derneği 9 Şubat 1950'de Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması dileğiyle Büyük Millet Meclisi başkanına, milli savunma ve adalet bakanlarına birer mektup gönderdi.
Açlık grevi özgürlük
Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamadığını gören Nâzım Hikmet 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. 14 Nisan 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasası, Büyük Millet Meclisi'nde tartışılırken, Nâzım Hikmet'in bağışlanmaması için, çok tatsız, çok üzücü konuşmalar yapıldı. Sonuçta gergin bir ortamda çıkarılan yasa onu doğrudan bağışlamıyor, yalnızca cezasının üçte ikisi indirilenler kapsamına alıyordu. 12 yıl 7 ay yatmıştı. 28 yıl 4 aylık cezasının geri kalanı bağışlanıyordu. 
15 Temmuz 1950'de, Cerrahpaşa Hastanesi'nde, artık serbest olduğu kendisine avukatlarınca bildirildi.Nâzım Hikmet cezaevindeki son iki yılına girerken görüşmeci gelen dayı kızı Münevver Berk'e âşık olmuştu.
Cezaevinden çıkınca karısı Piraye'den ayrıldı. Kadıköy'de, önce annesinin Cevizlik'teki evinde, sonra bir apartman katında Münevver Hanımla yaşamaya başladı. Gene İpek Film Stüdyosu'nda çalışıyordu. 26 Mart 1951'de, bir oğulları oldu. Adını Mehmet koydular.
Yurt dışına kaçışı
17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara'ya gideceğini söyleyerek evden ayrılan Nâzım Hikmet'in 20 Haziran 1951'de Romanya'ya vardığı Bükreş Radyosu'ndan öğrenildi. Sonradan yazılanlara göre, akrabası olan Refik Erduran'ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı amaçlarken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya'ya gitmişti.
Oradan Moskova'ya geçmesi üzerine, Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951'de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Sürgündeyken birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nâzım Hikmet büyük bir ün kazandı. Yapıtları çeşitli dillere çevrildi. Pek çok kitabı yayımlandı.
1955 yılı sonlarına doğru, Soyuz Multifilm Enstitüsü'nden Arnavut giysileri konusunda bilgi almak üzere Nâzım Hikmet'i görmeye gelen Valentina Brumberg'in yanında, Vera Tulyakova adında genç bir kadın yardımcı vardı. Bursa'da 1948 sonunda yaşanan olay bir çırpıda tekrarlanıverdi. Şair gene yaşamında "ilk defa" âşık oluyordu. Ama bu kez gönül verdiği genç kadının evli olduğunu, bir de kızı bulunduğunu bir yıl sonra öğrenecekti.
Son günleri
Ocak 1962'de Kruşçev'in aracılığıyla Nâzım Hikmet'e Sovyetler Birliği pasaportu verildi. Şubatta, Vera'yla birlikte, Asya ve Afrika Yazarlar Birliği Kongresi'ne katılmak üzere Mısır'a gittiler. Sovyetler'le gerginlik içinde olan Çin delegasyonunun Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşımadığı için, Türk delegesi sayılamayacağını söyleyerek Nâzım Hikmet'e itiraz etmesi, şairin diliyle, varlığıyla nasıl Türkiye'ye bağlı olduğunu anlatan bir konuşma yapmasına neden oldu. Ayakta alkışlanan bu konuşma onun kongreye başkan seçilmesini sağladı.
Nâzım Hikmet sağlığının gittikçe bozulmasına karşın, 1962'de Prag, Berlin, Leipzig, Bükreş'te yapılan toplantılara katılmaktan geri durmadı. Kasım 1962'de Vera'yla birlikte gezmek, dinlenmek için İtalya'ya gittiler : Milano, Floransa, Roma. Oradan, yeni yılı Dino'larla birlikte karşılamaya, Paris'e geçtiler.
Türkler, Türk yemekleri, Türk dili en büyük dinlenme, arınmaydı şair için. Karısını ise tüketim toplumlarının göz kamaştırıcı alışveriş olanaklarıyla mutlu etti. 4 Ocak 1963'te gene Moskova'ydılar.
3 Haziran 1963
Şubat 1963'de Nâzım Hikmet Asya ve Afrika yazarlarının Tanganika'daki toplantısına katıldı. Martta, nisanda Berlin'deydi. Nisan sonunda Moskova'ya dönünce "Cenaze Merasimim" adlı şiirini yazdı. Mayısta, oturdukları apartman dairesi temizlenip boyanırken, Staraya Ruza'daki bir daçada kaldılar. Staraya Ruza'dan döndükten kısa bir süre sonra ise, 3 Haziran 1963 sabahı, Nâzım Hikmet bir kalp krizi sonucu Moskova'daki evinde öldü. Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı'na gömüldü.
Üslubu ve Başarıları; 
İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliği'nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arayış doruğa çıktı. O dönemdeki birçok şairden farklıydı.

Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden birçoğu Fuat Saka, Volkan Konak, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü ve Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünal Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da 'Güzel Günler Göreceğiz' ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca(Çok Yorgunum) tarafından bestelenmiştir. Ayrıca Fuat Saka'nın da biri Demir Gökgöl ile olmak üzere iki adet Nazım Hikmet şiirlerinin bestelendiği şarkıları ıçeren albümü vardır.

Çağdaş Türk şiirinin gelmiş geçmiş en önemli isimlerinden biri olan Nazım Hikmet Ran, Türk Edebiyatına çok fazla değerli eser bırakmıştır. Türkiye’de serbest nazımı ilk kullananlardandır. Nazım Hikmet gerek yaptığı sanat, gerek bıraktığı eserler, gerekse hareketli siyasi hayatı nedeniyle Türk insanının hafızalarından hiçbir zaman silinmeyecek isimler arasına girmeyi başarmıştır. Şiir, roman, masal ve oyun gibi birçok türde eserler yazmıştır.


Eserleri


Ölümünden önce yayımlananlar 

Dağların Havası (Osmanlıca, 1925) 

Güneşi İçenlerin Türküsü (1928) 
835 Satır (1929) 
Jokond ile Si-Ya-U (1929) 
Varan 3 (1930) 
1 + 1 = 1 (1930) 
Sesini Kaybeden Şehir (1931) 
Gece Gelen Telgraf (1932) 
Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1932) 
Bir Ölü Evi yahut Merhumun Hanesi (1932) 
Kafatası (1932) 
Orman Cücelerinin Sergüzeşti (1932) 
Unutulan Adam (1934) 
Portreler (1935) 
Taranta Babu'ya Mektuplar (1935) 
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936) 
İt Ürür Kervan Yürür (1936, Orhan Selim adıyla) 
Milli Gurur (1936) 
Sovyet Demokrasisi (1936) 
Alman Faşizmi ve Irkçılığı (1936) 
Kurtuluş Savaşı Destanı (1937) 
Yeşil Elmalar (1938) 
La Fontaine'den Masallar (1949) 

Ölümünden sonra yayımlananlar 
Saat 21-22 Şiirleri (1965) 
Enayi (1965) 
Ferhad ile Şirin (1965) 
İnek (1965) 
İstasyon (1965) 
Kan Konuşmaz (1965) 
Şu 1941 Yılında (1965) 
Yolcu (1965) 
Yaşamak Hakkı (1966) 
Dört Hapishaneden (1966) 
Bu Bir Rüyadır (1966) 
Ocak Başında (1966) 
Rubailer (1966) 
Sabahat (1966) 
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1966) 
Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967) 
Allah Rahatlık Versin (1967) 
Evler Yıkılınca (1967) 
İnsanlık Ölmedi ya (1967) 
Yusuf ile Menofis (1967) 
Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar (1967) 
Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar (1968) 
Kuvâyi Milliye (1968) 
Sevdalı Bulut (1968) 
Yeni Şiirler 1951-1959 (1969) 
Son Şiirleri 1959-1961 (1969) 
Bursa Cezaevinden Vâ'Nû'lara Mektuplar (1970) 
İlk Şiirleri 1913-1927 (1971) 
Demokles'in Kılıcı (1974) 
Faşizm Sınıflar ve Emperyalizm (1975) 
Nâzım ile Piraye (1975) 
Aydınlıkçı Yazar Aydınlıkçı Şair (1976) 
Yazılar (1976) 
İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? (1985) 
Çeviri Hikâyeler (1987) 
Her Şeye Rağmen (1990) 
Kadınların İsyanı (1990) 
Kör Padişah (1990) 
Tartüf-59 (1990) 
Yalancı Tanık (1990) 
Hikâyeler (1991) 
Konuşmalar (1991) 
Masallar (1991) 
Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil (1991) 
Yatar Bursa Kalesinde (1991) 
Yazılar 1924-1934 (1991) 
Yazılar 1935 (1991) 
Yazılar 1936 (1991) 
Yazılar 1937-1962 (1991) 
Piraye'ye Mektuplar 1 (1998) 
Piraye'ye Mektuplar 2 (1998) 
Sanat ve Edebiyat Üstüne (1998) 
Nâzım Hikmet Şarkıları (2001) 
Bizim Radyoda Nâzım Hikmet (2002) 
Bütün Şiirleri (2007) 
Henüz Vakit Varken Gülüm (seçme şiirler, 2008) 
Öteki Defterler (2008) 
Çankırıdan Piraye'ye Mektuplar (2010) 
Büyük İnsanlık (kendi sesinden şiirler, 2011) 



Çocukluğu

Gençliği


Eşi Vera



Ne Ben Sezarım  Nede  Sen  Brütüs
Ne Ben Sana Kızarım
Ne de Zatın Bana Zahmet  Edip küssün.
''Artık biz senle düşman bile değiliz.'' 


Bugün Pazar.
Bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar
Ve ben ömrümde ilk defa
Gökyüzünün bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi,
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldanmadan durdum.
Sonra saygı ile toprağa oturdum. 
Dayadım sırtımı duvara,
Bu anda ne düşmek dalgalara
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...



KADIN
Kimi der ki; kadın
Uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki; kadın yeşil bir
Harman yerinde dokuz zilli
Köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim,
 hayat arkadaşımdır. 


''Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum.''



''Ben o yazdıklarımı ancak sana yazabilirdim. Çünkü şu kainat denen nesnenin içinde, en çok sevdiğim yürek, üstüne en çok titrediğim insan kalbi senin göğsündekidir.'' 



Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Kubbeli, çınarlı mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...


''Öyle ölüler vardır ki,
Ben onların öldüklerini
düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım. ''





Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin.
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler, sen büyük, güzel ve muzaffer ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...





Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar.
Oynasınlar türküler söyleyerek, yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi, verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi.
Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığını
Çocuklar dünyayı alacak elimizden 
Ölümsüz ağaç dikecekler.



En güzel deniz;
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel günlerimiz; henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz; henüz söylememiş olduğum sözdür. 





*Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...

*Gitmek sadece bir eylemdir. Unutmak ise kocaman bir devrim.

*Seviyorum seni, yaşıyoruz çok şükür der gibi.

Mavi gözlü dev

O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadını sevdi
Kadının hayal minnacık bir evdi
Bahçesinde ebrulii, hanımeli açan bir ev. 
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını, çalamazdı kapısını
bahçesinde ebrulii, hanımeli açan evin. 
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın,
Rahata acıktı kadın, yoruldu devin büyük yolunda,
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebrulii, hanımeli açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz;
bahçesinde ebrulii hanımeli açan ev.


Yorum Gönder

Rüzgarlar ve Işıklar Şehri Bakü… Yoldayız-1.GÜN BAKÜ

Selam, aybalam dostlar ; Azerbaycan tatilimizi ve gezi izlenimlerimizi yazdığım bu yayınımıza hoşgeldiniz:) Paldır küldür karar ver...

Günün Resmi

Günün Resmi
Amerika Hayalim