2017-09-29

PinUp Girls Kızları Bu Devirde Yaşasa:))

9/29/2017 07:41:00 ÖÖ 0 Comments

PinUp  Girls Kız Modası Nedir?

Modada geçmişe baktığımızda aklımıza  gelen ilk yıllar 1950’ler ve 1950’ler PinUp Tarzı, ne kadar güzelmiş kıyafetleri,duruşları…Dikkat ettiyseniz 2-3 yayında sürekli bundan bahsediyorum ve bu konularla sizleri baydığımın farkındayım, fakat zamana iz bırakmam lazım belki bir not belki bir imza belki tarzımdan bir parça:))) Az kaldı sıkın dişinizi bu yazıdan sonra rotamızı  tatilimizi dolu dolu yaşadığımız Bakü Azerbaycan seyahatimize çevireceğiz. :)) Bende bazıları gibi  50’lerde yaşamak isterdim sırf modası için.Aşağıda  1950’lerin saç modellerinden,makyajından ve giyim tarzından bahsetmek istiyorum.  Benim aklıma ilk olarak Marilyn Monroe  geliyor. Pinup diye tabir ettiğimiz bu tarz hem seksi hem de şirin bir hava barındırıyor kendi cüssesinde.

Döneme baktığımızda, saçlar genellikle omuz hizasında kullanılmış. Renk olarak ise hep keskin renkler hakim. Kömür gibi siyah,beyaza yakın platin sarısı yada kıpkırmızı saçlar.  Bayanlar biraz iddialı, çünkü  içe dönük bukleler ve saçlarının üstünde krepelenmiş dolma gibi kabarıklıklar kullanılmakta, saç aksesuarı olarak ise bandana ve büyük çiçekler çok ama çok  moda.

Pin -up terimi'nin tarihçesine biraz şöyle uzanacak olursak;  İngilizce ’ye 1941 yılında girmiş olmasına rağmen kökeni 1890lı yıllara kadar uzanıyor. Türkçe’deki birebir karşılığı iğnelemek ya da raptiyelemek olan pin up fotoğrafları çoğunlukla  takvimlerde kullanılıyordu ilk çıktığı dönemlerde.
Pin up giyim tarzı, moda dünyasında var olan en romantik ve en sevimli stillerden biri ve oldukça uzun bir süredir bilinmektedir. Bu tarz'da  gizli bir cazibeyi, romantizmi ve seksapeliteyi ön plana esprili bir şekilde çıkaran bir hava var  diyebiliriz.
İlk pin up resimlerinde Marilyn Monroe, Betty Grable, Ingrid Bergman, Audrey Hepburn, Grace Kelly, Greta Garbo, Rita Hayworth, Ava Gardner, Brigitte Bardot, Sophia Loren ve Elizabeth Taylor gibi güzelliğin ve dişiliğin sembolü olan, kendi dönemlerinin ünlü aktristleri ve ünlüleri yer alıyordu.

Günümüzde ise Scarlet Johanson, Katy Perry, Bar Rafaeli, Michelle Williams, Candice Swanepoel gibi ünlülerin de pin up resimleri var.
Pin-up, çekici ve güzel bir kadının nasıl olması gerektiğini anlatan kadın fotoğrafları olarak ortaya çıkan en güzel ve sempatik resimlerdir. Aynı zamanda bu tür fotoğrafların resmedilmiş çizimlerine, illüstrasyonlarına da zamanla  pin up resimleri denilmeye başlanmıştır. 
Bence her kültürün kendine göre bir PinUp kız  havası vardır, zaman değiştikçe geçmiş ve gelecek birleştikçe, her moda akımı kendi içinde bu stil stylingini  oluşturmaktadır. 
Gelelim bu stili oluşturmadadaki aranjmanlarımız, enstrümanlarımız nelerdir?
Pin up tarzı oluşturmak için dikkat edilmesi gereken noktalar ve  detaylar şunlardır:
  • Sıkı oturan siluetler: Seçtiğiniz giysilerin kadın vücudundaki her cazip ayrıntıyı vurgulaması gerekir.
  • Korseler: Pin up tarzı ana kıyafetlerinden birisi beli ince ve bedeni kum saati gibi gösteren seksi korselerdir.
  • Dekolte: Pin up modasında mutlaka bir dekolte olmalıdır.Kısa şort veya kısa etek ya da göğüsleri güzel  gösteren üstler vardır.
Renk paletine gelince akla ilk pembe, kırmızı, beyaz, sarı ve mavi tonları ile siyah gelmektedir. üzerinde dikkatinizi odaklanarak tüm pastel renkler parlak herhangi tonları almak için izin verir. Pin up tarzında ayrıca, hayvan baskıları, puantiyeli kıyafetlerle, çiçek baskılar ve hatta meyve baskıları oldukça popülerdir.
Bu dönemin en sevdiğim yanı bayanların yuvarlak hatlı olması yani biraz balık etliler. Günümüzdeki gibi zayıflık moda değil. Zaten eskiden kadınlar oldukça balık etliymiş, ne hikmetse, bu ünlü modacılar sağ olsun sıfır beden, gey havasında resmen kadınları erkekleştirdiler, kadınlarda cazibe denen bir şey kalmadı. 
Kadınların Göğüs ve kalçalar iri bel ise ince olan bir vücut yapısına sahip. Bu yüzden de genellikle ince bellerini ön plana çıkaracak kıyafetleri tercih etmişler.Yüksek bel kalem etekler ve kloş gelen kabarık etekler çok popüler. Eteklerde midi boy kullanılmış.Elbiselerde v yaka göğüs ve omuz detayları kullanılmış.Denizci modası oldukça popüler; lacivert.beyaz,kırmızı renkler ve denizci sembolleri bahriyeli yakalar hakim. Aksesuarlar oldukça fazla;fularlar,şapkalar,beli iyice sıkan kemerler, bilekte biten eldivenler,küçük el çantaları,saç bantları vs…Desen olarak ise puantiye deseni çok kullanılmış.Mayolar elbise tarzında iken bikinilerde ise üst sütyen şeklinde alt ise göbek deliğinin bitimine kadar olan aşırı yüksel bel tercih edilmiş. Bu moda akımını sevenler ve yakinen uygulamak isteyen bayanlar için bazı püf noktaları eminim kendilerine yardımcı olacaktır. 


  • Kabarık etek: Bu stil için oldukça önemli olan kalçanın genişletilmesi için birincil detay kabarık eteklerdir.

  • Elbise: Belin inceliğini vurgulayan elbise modelleri pin up için önemli bir ayrıntıdır.
  • Derin kesikli üstler ve bluzlar: İkinci bir dekolte üstlerle ortaya çıkarılabilir.
  • Ceket ve hırkalar: Çekiştirilmiş bir hırka ya da tek bir düğme ile bir ceket kadınsı bir duruşu vurgulamak için harika bir parça.
  • Kısa kıyafetler: Kısa etekler ve şortları da  çok görürüz pin up kızlarında.
  • Pantolon: Vintage ya da dar bir pantolon da pin up giyim tarzı için kullanılabilir.
Aksesuar da en az kıyafetler kadar önemlidir pin up giyim tarzında ve  temel modern pin up aksesuarları şunlardır:
  • Eldivenler: Deri, dantel, tül ya da saten eldivenler harika bir aksesuardır.
  • Ayakkabı: Yüksek topuklu, açık burunlu ayakkabı ve çizmeler pin up stilinin en çarpıcı ve gerekli aksesuarıdır denebilir.
  • Eşarp ve bandana: Küçük bir fular, modern pin up görüntüsünü vurgulayan kolay ve basit bir ayrıntı olabilir. Ayrıca yaz aylarında geniş kenarlı şapkalar da kullanılabilir.
  • Çorap: Jartiyerle ve seksi uzun çoraplar pin up tarzının olmazsa olmaz denilen önemli unsurlarından biridir.
  • Kemerler: Beli vurgulayan kıyafetler kadar kemerler de pin up tarzının dikkate değer bir aksesuarıdır.
  • Çanta: Her stilde olduğu gibi pin up giyiminde de çantanın önemli bir yönü vardır. Retro detaylar ile tasarlanmış olabilir. Örneğin, baskılar ve parlak renkleri ile oval veya kare formlar tercih edebilir.
  • Güneş gözlüğü: Genelde büyük olan seçenekleri bu tarzın en önemli detaylardan birisidir.
  • Pin up saç modelleri: Kabarık dalgalı veya bukleli saçlar pin up tarzının en güzel ve en gösterişli  ayrıntısı diyebiliriz.
  • Modayı, moda çekimini, ve buna dair her şeye bayılan kişi olarak her zaman yeniliğe açık olmak, yenilikleri takip etmek, yeniliklerden haberdar olmak çok hoşuma gidiyor, bol bol selfie çekip, bol bol farklı ürünlerle kendimi şekilden şekile sokmakta çok hoş ve eğlenceli ,  bu yazıyı da sizlerle paylaştığıma göre yakın bir zamanda PinUp girls kız tarzında fotoğraf çekimi benim için şart oldu. 
  • Vaktiniz olursa, renklerin gücüne inanarak, kendinize bol kabarık etekler alarak, kırmızı tonlarda ruj ve makyaj yardımı ile sizler de kendi PinUp kızınızı yaratabilirsiniz. Eğer bir kızınız varsa bu aktivite daha da eğlenceye dönüşecek, evdeki bu pırpırlı haliniz uzun zamandır monotonlaşmaya yüz tutmuş evliliğinize de eminim büyük bir renk getirecektir. 
  • Adımlarınızı, kadıköy'ün arka sokaklarına, gizemli, otantik eminönü dükkanlarına, ve Taksimdeki ara caddelere doğru atarsanız eminim çok güzel malzemeler bulmanız an meselesi.
  • Yeni yazımda, yani o çok beklediğiniz sevdiğiniz, özlediğiniz, hani nerde dediğinizi duyar gibi olduğum Azerbaycan seyahatimizde buluşmak üzere, seviyor ve seviliyorsunuz dostlar iyi bakın kendinize:) 

2017-09-28

Absürde Kolajlanmak

9/28/2017 04:47:00 ÖÖ 0 Comments

Kolaj, tam tahmin edeceğiniz gibi, aslında eğlence amaçlı olarak ortaya çıkmış. Fransızca ‘yapıştırma’ (collage) anlamına gelen kolaj genellikle fotoğraf, dergi ve gazete kağıdı, bazen de cam, ayna, duvar kağıdı gibi nesnelerin yüzey üzerine yapıştırılarak bir araya getirilmesinden oluşan resimsel kompozisyon tekniği. Kompozisyonlarda fotoğrafın kullanımı ise, hali hazırda üretilmiş olan fotoğraf imgesinin içeriğinin ve anlamının değiştirilmesi demek. Sanatçılar bu yolla bazen seçtiği fotoğrafı yeniden yorumluyor, bazen ona yeni anlamlar yüklüyor, bazen de fotoğrafın etkisinin altını çizecek başka fotoğraf veya malzemelerle mesajı daha çok öne çıkarıyor. Bir başka deyişle fotoğraf, kolaj sanatçısının elinde, diğer malzemelerle birlikte bambaşka metamorfoza, yani başkalaşıma uğruyor.

Ben ilk kolaj çalışmama  Andy Warhol'un yaptığı çalışmalardan esinlenerek başladım.  Kendisini ve hayatını, eserlerini detaylı incelemek isteyenler Buraya  bakabilir:) Sonrasında hem sosyal içerikli mesajlar, veren o andaki hislerimi yansıtan,  duygularımı ele veren resim çalışmalarına yöneldim. Dünyanın neresine gidersem gideyim, üzerinde sanat eseri tarzında bir çalışma  görürsem, hemen oracıkta fotoğrafını çeker, evde hazırlığını yapacağım kolaj çalışmasında kullanılmak üzere görsel hafızama kitlerim.  

Bu tarz dergi ve kitapları da biriktirmişliğim oldukça fazladır. Hatta Bakü'ye gelirken uçaktaki dergilerden bir kaçını kolaj için aldım. Çevremdeki bir çok arkadaşım da sağolsun kullanmadıkları kitap ve dergi türü şeyleri de benim için biriktirler, gerçekten çalışma yaparken çok işime yarar bu. 

Kolaj çalışması yaparken bende duygular daha ön plandadır, fakat sanatçıların yaptığı kolaj çalışmalarında salt bir yırtma-yapıştırma eyleminin çok ötesinde, genellikle güçlü politik eleştiri barındıran bir kompozisyon biçimi şeklinde sunulur. Ben en son yaptığım çalışmaları t-shırt ve tayt üzerinde kullandım. Son çalışmalar umarım güzel bir elbise ve kışlık mont veya çanta üzerinde olur:)) Fırsat bulursam hepsini kanvas tabloya dönüştürüp, en kısa zamanda sergi açmak istiyorum. 

Kolaj tekniği daha çok  20. yüzyıl Avrupa’sında klasik akademi  resminin; biçim, içerik ve temsil anlayışına uygun   radikal bir eleştiri olarak  Kübistler tarafından kullanılmaya başlandı.  Fakat onu geliştirenler Dadaistlerdir.  1912’de Pablo Picasso ve George Braque resimlerini boya ile meydana getirmek yerine hazır bir takım objeleri tuval üzerine yapıştırarak resmin yapısını farklılaştırır ve böylece Batı sanatında gerçeklik algısı da sonsuza dek değişir. Batı resmindeki klasik tek odaklı perspektiflere dayalı algı anlayışı, tam olanı bozup parçalara ayırarak yeni bir bütünsellik algısı inşa eden kübist resim ve onun doğurduğu kolajla yeniden kurgulanır. Bu tarz çalışmalar özellikle fiziksel materyallerin kullanım, yapıştırma ve boyama aşamaları  için you tobe çok yardımcı olabilmekte, 

Birinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan bahsettiğim  bu yeni teknik, sanatçıların var olan materyallerle etkileşime geçmesini sağlar: Gazeteler, biletler, haritalar, propaganda malzemeleri, kimi zaman paralar ve elbette gücü yadsınamayacak fotoğraflar… Sanatçılar onları önce yırtarak ya da keserek parçalara ayırır, sonra da bir araya getirerek melez görsel imgelere dönüştürürler.  Klasik resimde ana materyallerden biri olan boya yerine yeni bir malzeme koyarak yola çıkan Kübistler ve ardından tekniği geliştiren Dadaistler’in tuvaller (ya da tuval yerine kullandıkları yüzeyler) üzerine yapıştırdıkları malzemeler, zaman zaman yanlarına boyayı da kabul eder.
Gittiğim resim kursunda bende bu şekilde yağlı boya karışımı kolaj yapmıştım. Eğer yakın bir zaman da kolaj çalışması yapacaksanız, öncelik tavsiyem bir süre kara kalem çalışması yapmak, renklerin gücünü anlamak, ve elinizdeki materyalleri iyi değerlendirerek anlamak  gerektiğini unutmayın, ben bu şekilde  elimdeki bir çok  malzemeyi harcayıp beğenmediğim için kaldırıp kenara attığım olmuştur, tabi ki de  güzel resimler, canım boyalar, canım tablolar hepsi de çöpe gitmiştir.  Yapacağınız çalışmanın nasıl bir şey olduğu, neyi anlattığı, hangi mesajı hangi duyguyu irdelediği çok önemli yoksa benim gibi bakakalırsınız yaptığınız çalışmaya:)) acaba ben burada ne anlatmak istiyor olabilirim? diye:))) 
Bir resim galerisine , veya resim atölyesine gittiğinizde, yapılan  kolajlara  bakarken dekonstrüksiyon ve konstrüksiyon, eleştiri, tarih yazıcılığı, popüler kültür, politika ve sanat eleştirisi gibi pek çok tartışma konusu görebiliyoruz.  Fotoğrafın da form ve anlam değiştirerek yeniden hayat bulduğuna şaşırarak, bu durum   hem fotoğrafa hem de yeniden üretilen esere bakış açınızı tamamen değiştirebiliyor. Aşağıda bu formları kullanan yedi ünlü şahsiyeti ayrıca yazdım. çalışmalarını incelemenizi çok isterim. 
Canınız sıkıldığında, evden dışarı çıkmak istemediğinizde, evde dergilerin çok biriktiğini ama atmaya da kıyamadığınız sahifelerini  alın elinize,  güzel yağmurlu bir havada kağıtları, boyaları, tutkalları, küçük bez ve materyallerle,  sevdiklerinize, kız arkadaşınıza, sevgilinize, en yakın bildiklerinize, sevdiğiniz çok sevdiğiniz  küçük çocukların odalarına, her gün yemek yapıp uzun saatler durduğunuz mutfağınıza, misafirlerin geçtiği  giriş  hole, yatak odanızın başucuna, özel bir günde  paketli olarak arkadaşınıza, sizi yansıtan, onu anlatan, ikinizden bir parça içinde yaşanmışlık, dolu hatıralar, anılar, bol kahkahalar  barındıran bir kolaj yapın, hem kendiniz  hem de O mutlu olsun.  Kendinizi  mutlu, huzurlu, iyi ve güzel hissetmeniz dileğiyle:))  Sevgiler Bakü 2017
İşte erken 1900’lü yıllardan bugüne 7 kolaj sanatçısı:
  1. Kurt Schwitters (1887-1948)
On parmağında on marifet olan Alman sanatçı; resim, heykel, edebiyat, müzik ve tipografi alanlarında işler üretmiştir. Önce Dışa vurumculuk ve Kübizm’le ilgilenir, ardından 1918’de Hannover’da Merz olarak isimlendirdiği kendi Dada akımını yaratır. Schwitters’in kolajları ve çöplerden topladığı hurdaları kullanarak tuvaller üzerinde ürettiği montajlar daha sonra tuval yüzeyinden taşarak enstalasyonun ilk örneklerine dönüşecektir.
  1. Eileen Agar (1899-1991)
Buenos Aires’te, Amerikalı bir anne ve İskoç babadan dünyaya gelir. 1911’de Londra’ya taşınan Agar, Londra ve Paris’te sanat eğitimi alır. Sürrealist Andre Breton ve Paul Eluard ile tanıştıktan sonra yeni materyallere ilgi duyar; fotoğraf çekmeye, kolajlar üretmeye başlar. Eserleri pek çok surrealist sergide yer alır. 1960’tan sonra Taşist (Tachist) eserler üretmeye başlar.
  1. Nancy Spero (1926-2009)
Sanatçı ve aktivist Nancy Spero; çağdaş siyasal, sosyal ve kültürel konulara olan ilgisiyle tanındı. Spero, bir defasında sanatını şöyle tanımlamıştı: “Ben, gerilimi, doğruya ulaşmak için, hep belli bir form ve anlam içinde ifade etmeye çalıştım. Sanat dünyasında bizim (kadın sanatçıların) onlara (erkeklere) değil onların bize katılması gerektiği sonucuna ulaştım. Kadınlar liderlik rollerinde olduklarında, tanınıp ödüller kazandıklarında, belki ancak o zaman ‘biz’ (kadınlar ve erkekler) hep birlikte sanat dünyasındaki eylemlerde birlikte çalışabiliriz.”
4. John Stezaker (1949-…)
Steazaker’in işleri fotografik imgelerdeki ilişkileri yeniden değerlendirir: gerçeğin belgeleri, bellek sağlayıcısı ve modern kültür sembolü. Kolajlarında kitaplarda, dergilerde ve kartpostallardaki imajları sahiplenerek onları ‘readymade’ (kullanıma hazır) olarak kullanır.
5. Jesse Treece 
Seattle’da yaşayan kolaj sanatçısı Treece’in işleri; sıradan ve aynı zamanda karmaşık olanın çığlığı, hayatın dünyevilikler ve gariplikler barındıran yorumlarıdır. Alelade ve absürdü, güzelle rahatsız edici olanı bir araya getirmeyi başarmış ve onları saatler boyunca içinde kaybolacağınız imgeler haline getirmiştir.
6. Annegret Soltau (1946-…)
Viyana ve Hamburg’da sanat eğitimi alan Alman sanatçı Soltau’nun işlerinin esas referans noktası 1970 ve 1980’lerin feminist sanatıdır. Kendi vücudunun fotomontajları ve üzerinden siyah iplikle dikilmiş kolajları en tanınan işleridir. Sanatçı, beden formları üzerinde oynadığı işleriyle ilgili, “Eşit parçalar olarak gördüğüm vücut ve ruhun birleşmesi için işlerimdeki bedensel değişikliklerin entegrasyonuyla ilgileniyorum” demiştir.
  1. Lynn Skordal
İşlerinin çoğu geleneksel tarzda kesme yapıştırma içeren, alçak gönüllü ancak fazlasıyla tatmin edici bir teknik olan kolajlardan oluşuyor. Skordal, insanları irkilten, eğlendiren ya da provoke eden, “birbiriyle ilgili görünmeyen şeyleri (eski fotoğraflar, dergi sayfaları ya da renkli kağıt parçalarını) bir araya getirme” sürecini sevdiğini söylüyor. Sanatçı, Kuzeybatı Pasifik’te, büyük bir şehir tarafından çevrelenmiş bir gölün ortasındaki adada yaşıyor ve üretiyor.

2017-09-26

Sinemanın siyah beyaz güzelleri:))

9/26/2017 05:25:00 ÖÖ 0 Comments


Güzel dostlarım yeniden merhaba:)
İster Hollywood sineması, ister İran sineması, isterse, Amerikan, veya Türk sineması olsun, oynayan tüm kadınların gizli bir çekiciliği, gizli bir güzelliği, gizli bir hüznü var. Amerikan filmlerinde modern, güzel havalı, rahat tavırlarıyla dikkat çeken bu yıldızları her zaman çok sevmişimdir. Kılık kıyafetleri, oyunculuk değerleri, sanata bakışları hep farklıdır. Oynamak için değil, o anı size yaşatmak için oynarlar sanki, öyle öften püften de değil hani, rolün hakkını vererek, kendilerini bu iş uğruna eğiterek, ne bütçeden kısma, ne oyunculuktan geri durma, bir şeyi koydular mı kafalarına tümü  cevap net:))) olacaktır o kadar:)

İran filmlerinde ki kadınlara gelecek olursak, hiçte öyle işler kapalı kapılar adında görüldüğü gibi değildir. Duygu vardır, hüzün vardır, aşk vardır, sosyal içerikli mesajlar vardır. Bastırılmış, kıstırılmış, sindirilmiş duygular diplerden çok yükseğe,  oldukça yükseğe, bazen beyin frekanslarımızın , beyin tomurcuklarımızın bile algılayamacağı kadar yükseklere çıkmaktadır.

İngiliz ve Fransız  sinemasında, sanat, müzik, aşk iç içe geçmiştir, her şeyden önce şehirler, mimari zerafet, sanatsal dokunuşlar , modanın kalbi  filmin başrol oyuncularından  çoktan rol çalmıştır bile. 
Bu yüzden, 1930'lar, 1940 dönemleri benim en çok sevdiğim en çok merak ettiğim en çok beğenip  yaşamak istediğim yıllar olsa gerek. 

Bizim Türk sinemamızdan ise ne  afetler, ne dilberler, ne güzel hatunlar geçmiştir öyle, gözlerinin ahulu süzmeleriyle, kaş ve kirpik güzellikleriyle, dalgalı, bombeli, saçlarıyla vakur ama gururlu duruşlarıyla güzeller güzelden de öte...

Moda her daim eskiden beslenip durdukça, hep gerilere bir adım gittikçe, insan bu kadınları yeniden daha çok sevip, yeniden daha çok beğenip, yeniden hayran ötesi bir güzellikle izlemek istiyor yaşam tarzlarındaki incelikleri..

Her dönem ilham aldığımız, bazen bir şapkayla, bazen  dar paça bir pantolonla , bazen mini bez bir çantayla, bazen kısa bir saç kesimiyle bizlerde onları yaşatmak istiyoruz galiba evrende büyük,  kendi dünyamızda  küçük hayatlarımızda:)

Fularsız veya mini eşarpsız sokağa çıkmamak, instagram'da giyim tarzlarımızda  pin up girls kız havasında  takılmak, kedi gözlüklerle selfie'yi canı çıkana kadar bayıtmak, uzun siyah beyaz eldiven takmak, eski model mayolar giymek, eski model çantalar edinmek, özel gecelerde, ve matemlerde  siyah tüllü şapkalar takmak, kalem eteklerden, military giyimlerden vazgeçmemek, yaz gelince kısa kapri pantolonlar giymek, her renk, her modelden düz babetleri başımızın tacı etmek..siyah ve beyaz moda kalitesinden  hiç vazgeçmemek hep bu sebepten, hep bu sevdiğimiz yıldızların izini sürme isteğimizden olsa gerek..

Günümüzün modası diye  dar paça pantolon giyiyoruz, belki rahatlığından belki kendimize bu şekil yakıştırdığımızdan, ama bence zarif bir kadın her daim etek giymeli, ister uzun ister kısa, eteğinizi  güzel modern kıyafetlerle harmanladığınızda ortaya çok güzel şeyler çıkabiliyor, uzun siyah etek, siyah bağcıklı sandalet, üstten göbeği hafif açık kısa kol siyah bluz, siyah tüy küpe, çapraz veya siyah sırt çantası, rengarenk saçlar, veya size uygun saçlarla  bambaşka bir  kadın olmanız garanti gibime geliyor bana:))
Ayrıca herkes gibi giyinmek, herkes gibi takıp takıştırmak, herkesleşmeye ne gerek var, biraz özel, biraz kendine has biraz farklı, biraz marjin olmak herkesin hakkı...
Renklerin uyumundan tabiki de asla vazgeçmemeli, ister giyim ister dekorasyon modası olsun, salonda duran, eski antika vazolar, boy boy kaktüsler,  kahvaltı sofrasında kullanılan renk renk, çeşit çeşit kullanılan Türkiye, İran, Belgrad, Azeri, Tunus  modeli tabaklar, yatak odasında kullanılan pembe morlu fuşyalı nevresim takımları, ve giysi dolabınızdaki, Zara markalı  siyah ceket etek  kombinleri,  Adil Işık marka kurumsallaşmış sadeleşmiş, minimalleşmiş kıyafet ve  gece elbiselerindeki detaylar, Elle ve Forever marka topuklu sandaletlerin kime ne zararı var:)) zannederim ki hiç kimseye, en azından bana yok, her gün alsam  yine de doymam, bugün bile iki parça kıyafet, ve seramik ürünleriyle eve dönüp,  pasta tatlı ikramlarım için pembe fuşya  tabaklarım mutfaktaki rafta,  kıyafetler ise dolapta yerini almış bulunmakta.  Gelgelim ki iş tatile ve özel bir yerlere gitmeye gelince yine ben ne giyeceğim telaşım da durur köşelerde bir yerlerde ne hikmetse:)))

Aşağıda fotoğraflarını paylaştığım siyah beyaz aktrisler, bu dönemlere damgalarını vurabilmek için eminim çok çalışmışlar, sanatın ve doğanın, ünlü insanların, gücünden çokca faydalanmışlardır. 
Yani demem o ki hiç bir başarı öyle kendiğilinden gelmez, plajda verilen bir poz için kim bilir  kaç saat ayakta kalınmış, kaç saat efor sarfedilmiş, aynı sahne aynı replik aynı konuşmanın tekrarı yapılmıştır da bu sebeple şimdi severek, özenerek baktığımız, kimi zamanda evlerimize tablo olarak astığımız bu güzel kadrajlar çıkmıştır ortaya..
Şu bir gerçek ki Avrupa sinemasında olan insanlar bu işe emek veriyor, çok ama çok çalışıyorlar, rollerinin hakkını vermek, oynadıkları role bürünmek için gece gündüz çalışıyorlar. Tabi bizlere de bu güzel sahneleri izlemek ve onları incelemek düşüyor. 
Atlamak, zıplamak, zayıflamak, karaktere bürünmek, yüz oyunculuğu yapmak, duygusal moda girmek, roldeki  kişinin duygularıyla yaşamak, onlaşmak gerekirse kendi kimliğinden sıyrılıp bambaşka bir kişi olmak,   hepsi de çok büyük emek isteyen mesai gerektiren işler..

Aylarca hapishanede, deli hastanelerinde, farklı insan tiplemeriyle yaşayan oyuncular var..Kendi benliği, kendi karakteri, kendi yaşam tarzı üzerinde kontrol sahibi olan ünlü oyuncular. Film çekimi ise kendilerine yabancılar oyuncular.

Bir film izlediğinizde, güzel bir kadın gördüğünüzde, giyim tarzından ilham aldığınızda tüm gözleriniz ona çevrilir. Bu yüzdendir belki de tüm kadınlar birbiri için giyinmekte, birbirini incelemekte, birbirlerinden ilham almakta..
Böyle bir kadın, bahsettiğimiz bu kadın, kendini sevdiği zaman, özgüveni ve güzelliğiyle dikkat çeker, ışıl ışıl parlar, göz kamaştırır, resmen özgüven patlaması yaşar, attığı kahkahada sesinin billurlaştığını, çok daha güzel olduğunu görür, attığı adımlarda, konuştuğu ortamda yerini, sesini, kontrolünü, onayını belirler.
Kadın dediğiniz böyle bir şey işte , alımlı kadın, bakımlı kadın, varolan kadın, yaşayan ve yaşatan kadın.

Kadınlar, duymaz, görmez, hissetmez demeyin, kadınlar her şeyin farkında olan, herşeyi irdeleyen, her şeyin hesabını yapan, kendini özelleştiren, özleştiren, sevdiği kadar sevilmeyi de isteyen, dört duvar arasında değil, süper star aktristler gibi yaşamak isteyen, onlar gibi sahne ışıklarında yerlerin almak isteyen, hayran olan, hayran olunmak isteyen, hesapsız, çıkarsız veren veren veren, sevgiyi de hoşgörüyü de bağrında can gibi taşıyan, hangi kimlikte olursa olsun kadın, varolmanın dayanılmaz hafifliğinde, sizin elinizde, avucunuzda, kalbinizde kara  elmas olmayı, sonrasında hem parlamayı, hem parlatmayı çok ama çok isteyen bir mahlukattır. 
Sevgiler. Azerbaycan -Bakü 2017 


2017-09-15

Benim İlginç Moda Dünyam ( Volüm-1)

9/15/2017 06:29:00 ÖÖ 0 Comments


Moda der ki; güzel ve kaliteli giyinin:) 

Moda deyince yazacak o kadar kulvar var ki; sokak modası, vintage ürünler, ünlü modacılar, moda evleri, kolaj tasarımcılar, ünlülerin kıyafetleri, bit pazarlarındaki yöresel kıyafetler, yerel kıyafetler, özel tasarım butik işler, tasarım işler, kes biç işler ve daha bir sürü şey, 
Modanın kalbinin Paris'te , Avrupa'da attığını duyarız hep, ünlü modacıları, nefis göz alıcı defileleri ve bu defileye eşlik eden süper baby face,  sıfır beden, uzun bacaklı,  çarpıcı nefis güzellikteki   mankenlerini.
Bana göre  ise modanın kalbinin attığı yer sokak modasıdır. İster avrupa ülkelerinde nezih bir kafede oturup kahvenizi yudumlarken, isterseniz şurada Nişantaşı ve Kadıköy bölgesinde bir yerlerde dinlenirken, sokaktan gelip geçen insanları seyre daldığınızda,  giyim kuşamlarını izlediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. 
Öyle şahane kombinler,  kıyafetler, giyim tarzları vardır ki bir taraftan olduğunuz mekanın hakkını vererek bedeninizi  bir şeyler içip dinlendirirken, gözleriniz de bu cıvıltı da bu rengarenk geçişte bayram eder .
Böyle günlerde gezerken  , evet bu kıyafetimi bunla tamamlayıp, şu elbisemle, şu fular ve şapka uygun gider diye düşünürken  bulurum kendimi, önemli olan moda diye her şeyi satın almak değil illa ki, aslolan şey, bedene uyumlu olan, hatlarınızı siz istediğiniz ölçüde ortaya çıkaran giyim şeklidir.  Rahatlık da tabi  bir derece de önemli, moda öyle veya  böyle dünya trendini, alışverişi ve tüketim toplumunu etkiliyor. Ben bile  bazen bu tüketim çılgınlığından  kendimi alamıyorum, pzt günü çıkacağım Bakü yolculuğum için, bir kaç parça eşya, güzel deri bir çanta (H&;M), ayakkabı, (Polo Hılfıger) özel tasarım t-shırt (Mavi Jeans)  ve en çok sevdiğim japon mağazasından aldığım (Japon Miniso)  turuncu rujum çoktan seyahat çantasında yerini aldı bile:))) tüketim  çılgınlığı iyi hoş ama yine de ayağını yorganına göre uzatmak, ihtiyacımız olmayan şeyleri almamak lazım diyorum ben yine:))
Bir süre daha modayı inceleme volüm yazı serisi ,  yukarıdaki başlıklar adı altında devam edecek, Bakü dönüşü yolculuğumun detaylarını ve youtobee için çektiğim videolarımı paylaşacağım sizlerle..
Moda ile bu kadar yakından haşır neşir olma sebebim, biraz annemden kaynaklı, kendisi bana göre dünyanın en güzel giyinen kadınıymış eski dönemlerde, renk uyumu, aldığı ürünlerin kalitesi, hiç kimsenin aklına gelmeyecek tarzda giyinişi ve kendine gerçekten bakması muazzammış. Kendisini tanısanız çok seversiniz zaten, çok eli açık, misafirperver, siyaset sever, kuş sever, bahçe sever, misafir sever, olmadı özleyince beni çok sever, çiçekleri kaktüsleri çok sever, evine gidince mutlaka o sofra ortaya konulacak, rengarenk yastıklarına , dantelli eski moda eşyalarını sever, kendisin daha çok seversiniz. Hem çok tutumlu, hesaplı ve idareci bir kadındır benim annem:)
Bu özelliğimi annemden almış olsam gerek, iyi ve kaliteli giyinmeyi çok seviyorum,  tabi kalite derken rahatlık da önemli  benim için:)) varsın dolabımda hiç bir şey olmasın, ama iyi bir kalitede beyaz gömlek, siyah ceket, siyah ve koyu gri skinny kot, siyah çanta, şık bir ayakkabı mevsimine göre olmalı, ben hep ççalıştığım için bel kide harcamalarım hep bu yönde, ama bir süre çalışmadığım zaman bakın o zaman nasıl dönüyorum evde pijama, eşofman, şort ve diğer şeylere. 
Tabi her akıllı kadının farklı alışveriş yeri ve jokerleri mutlak olmalı, yakın dostumun dolabında kaybolup, ondan aldıklarımı yenilerle harmanladığım çok olmuştur benim. Eski
 t-shırtlerimi, eski kotlarımı kesip rock müzik konserlerinde bulmuşluğumda vardır kendimi, Mango'dan aldığım ceketimle katıldığım düğün'de karadeniz yöresi şalımı  başıma , omzuma attığımda olmuş, ve sıra sıra selfieler çektiğimde:)) 
Dedim ya dünyaya bakışınız, modaya bakışınız, hayata  nasıl baktığınız aslında.
Düz bir insan gibiyse yaşamınız, mutluluk trenini biraz daha beklemeniz gerekiyor, yok ben çılgınlığa ani planlara varım diyenlerdenseniz de  emin olun dünyayı fethetmenin sesleri dış kapıdan yükselecektir  deli gibi.

Benim alışveriş anlamında ilk aldığım şeylerden biri Moschino çanta, ilk alışverişimi yaptığım yer Maslak Papetland, il çarşı pazar gezdiğim yerler, beşiktaş pazarı, fatih pazarı, etiler ulus pazarı'dı.  Tabi yaş 18:)) ve  o  dönemlerde, alışveriş için şahane şeyler bulabiliyordunuz, her şey kaliteydi, kesimi, ipimi, dikimine kadar, şimdiyse, pazar stratejilerin değişimiyle beraber, artık her şey uygun fakat kalite çok düşük. 
Gidin kadıköy boğanın arka sokağına her şey 20 lira, ama 2 gün yıkayın ağzı burnu yerlerde, 15 sene önce aldığım eteğimi buldum, geçenlerde, hatta bir dosta vermişim, sanki dün alınmış gibi, anladınız her hal dostlar, 
Çok sevdiğim ürünler de cep yakar cinsten, napayım hiç bir şey almayıp ayda bir, bir parça ürün almaya ama kalitesinden ödün vermemeye çalışıyorum elimden geldiğince...

Kadıköy'de yeni keşfettiğim takas yapan yerler var, takas'da da çok ilginç vintage ürünler bulabiliyorum mesela; geçen gün Sarıyer'de katıldığım bir etkinlikten az parayla çok güzel marka ürün eşyalar aldım. 
Giyinmek hakkaten çok keyif veriyor insana, kabuk değiştirir gibi oluyorsunuz, giyiminiz tarzınız oluyor, tarzınızsa bambaşka bir şeye, olmak istediğiniz kişiye  dönüşüyor. 
Bu yazının devamında; siyah beyaz moda, ünlülerden derlemeler, vintage ürünler, kolaj reimler, özel tasarımlar, moda çekimleri, binicilik kıyafetleri  olarak devam edecek, bir süreliğine  tatildeyim, sonrasında moda yazılarının tarihçesi ve bakü gezi notlarımla sizleri şımartacağım söz, sevgiler hepinize, keyifli okumalar diliyorum. İstanbul Baküye yolculuk son rötuşlar:)))

2017-09-12

Bu Dünyadan Nazım Hikmet Geçti.

9/12/2017 03:56:00 ÖS 0 Comments
Selamlar, yeni blog yazıma hoşgeldiniz, can dostlar:)
Bu kez yönümüzü  'Güzel Yüzlü Şair' veya 'Mavi Gözlü Dev olan Nazım Hikmet'e çeviriyoruz. Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim adını da kullandığı olmuş,  hatta İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin önemli isimlerindendir kendisi,  uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılarak , eserleri bir çok dile çevrilmiştir. 
Ayrıca  kendisi benim en çok sevdiğim, ilham aldığım, şiirlerini eski model kasetçalarlardan dinleyip takliden aynı ses tonuyla elimde keyif sigarası ve kahveyle, balkondan uzakları izleyip sıkılmış insan modunda  ama hayat enerjim hala var deyip, pısık, simsiyah boyanmış  gözlerle, saçım dağınık  topuzlu edalı,   etrafı inceleyip, aman be İstanbul'dan değil, içimden şair geçiyor havasında,  şiirlerini deste deste okumuşluğum vardır. Doksanlar döneminde gerçekten herşey bambaşkaydı, müzik dinlemek, günlük yazmak, şiir ezberlemek, postadan gelecek mektubu beklemek, her şey bambaşkaydı. 
Bir eve taşındığınızda  ilk düşündüğümüz şey şudur, aman tanrım, kitaplarımızı  nereye koyacağız. Bende de çok kitap olması özellikle Nazım Hikmet serisi bulunması nedeniyle bu sorun hep oldu hayatımızda:)) Bence bir evde mutlaka  kütüphane  ve piyano olmalı, olmadı  bir müzik aleti. Hoş benim de  bir piyanom yok sevgili dostlar ama  ne derler eskiler ; dostlar alışverişte görsün. :))) Dikkatinizi şiddetle buraya çekiyorum çünkü gece zıpırlığıyla beraber muzip bir şekilde Sevgili Nazımı  daha geniş çerçevede yad etmek istiyorum. 
Eski yazılarımdan hatırlayanlar bilir, Nazım Hikmeti ve eserlerini  okuyup inceleme sürecim taa ortaokul dönemlerine denk gelir. En çok mavi gözlü dev şiirini sevmiştim.  Birde aşağıda sözlerini yazdığım kaptan şiiri:)

''Çok yorgunum beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı kubbeli mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın.'' 

Cilt cilt şiir kitapların aldığımı biliyorum, birde bizimkilerden komünist damgası yediğimi, ay allahım ben kim komünist olmak kim:))  iki Ahmet Kaya dinleyip, iki Nazım Hikmet şiirleri dinleyince babamdan fena papara yemiş olduk tabi.  Tabi bunlar işin şakalı komikli geçmiş günler ola hayrolalı günlerim. Nazım Hikmetin şiirlerinde çok büyük bir memleket hasreti, aşk, insanlık, ve çocuklara yönelik duyguların karışımını bulabilirsiniz. Aşk'ı çok güzel anlatmıştır, yıllarca hasret kaldığı vatanını çok iyi irdelemiş, sosyal olaylara her ne kadar fazlasından ziyade yanlış anlaşılsa da göndermeler yapmıştır. Her şeyden önce aşk adamıdır kendisi, içtendir, naifdir, sevecendir Nazım. Çocuk duygusallığında  ama bir o kadar da inatçıdır olayların gidişatında. Bir keresinde kendisini şiir okuması için çağıran ve evinden alınmak istemesi üzerine  Atatürk'e  cevaben; "Reisicumhur hazretlerine benden selam söyleyin. Ben Denizkızı Eftelya değilim!" diyerek, alıngan naif tarafını çok iyi bir şekilde göstermiş.  Ulu önder Atatürk ise bu davranışına karşın, daha da büyük bir insani davranış örneği göstererek,  etrafındaki kişilere; "Aferin çocuğa! İşte şair dediğin böyle olur."  dediği bilinmektedir. Ben bu olayı şöyle yorumlama ihtiyacı duyuyorum. Eminim birbirlerini biraz tanıma şansları olsaydı, eminim ki çok sevip çok iyi anlaşan birer dosta dönüşebilirlerdi. Yanlış zaman kurbanları olmuş olsa gerek bu durum her ikisi içinde,  Fakat  döneme bakıldığında, eminim arada laf taşıyan, yanlış aksettiren, iki tarafı  da kızıştırmayı başaran kötü niyetli kişiler mutlaka olmuştur. Aynı şey günümüzün siyasetinde de olmuyormu, yanlış anlaşılmalar veya hiç anlaşılmama durumları,  Bugün her ikisi de yaşasaydı eminim bu gerçeği daha da net görebilirlerdi. Ve çok iyi dost olurlardı. Nazım'ın hapisten  Atatürk'e yazdığı mektup her şeyi daha açık ve net, özellikle  suçunun olmadığını üstüne basa basa ifade eden,  farklı ve samimi insancıl anlamda yazılmış  itiraf belge niteliğinde. 
Her ne olursa olsun aralarında ne husumet çıkarsa çıksın, ikisini de çok seviyorum, sevgi ve minnetle anıyorum.

Nazım'ın boş yere memleket hasreti çektiğini, vatanından, milletinden, uzak kaldığını, uzak diyarlarda yanlız ölmeyi haketmediğini biliyorum.  Hiç bir vatan evladı böylesi bir davranışı haketmez,  Türk devletinin'de bu konuda hassasiyet göstererek mezarını taşıma kararı aldığını biliyorum. Fakat varisler arası anlaşmazlık, eşi Vera'nında mezarının aynı yerde olması oğlu Mehmetin babasına hala kırgın olduğu yolundaki söylemler ne yazıkki şairin mezarının ülkesine taşınmasına olanak vermiyor. Merak edenler veya hiç dinleme şansı olmamış kişiler için kendi sesinden okuduğu şiirlerinin linkini aşağıda paylaşıyorum. 

https://www.youtube.com/watch?v=rO7VyzMQjA8
https://www.youtube.com/watch?v=jHE9X-s6Klk
https://www.youtube.com/watch?v=f4bIkLT75Sw
https://www.youtube.com/watch?v=5zjzKVfHk0I
https://www.izlesene.com/video/kendi-sesinden-nazim-hikmet-siirleri/273753

Nazım Hikmet her nekadar mavi gözlü dev şiirini Atatürk ve Latife hanım için yazmış görünse de, asıl kendisi benim için mavi gözlü bir devdir. Hatta iyi yürekli sevgi dolu romantik Dev:)
Sevgiler hepinize:)💛💛💛💛💛


Atatürk'e yazdığı  mektup;


cumhur reisi atatürkün yüksek katına,
türk ordusunu isyana teşvik ettiğim iddiasıyla on beş yıl ağır hapis cezası giydim. şimdi de türk donanmasını isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.
türk inkılabına ve senin adına ant içerim ki suçsuzum.
askeri isyana teşvik etmedim.
kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var..
askeri isyana teşvik etmedim.
yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyor.
askeri isyana teşvik etmedim.
deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.
askeri isyana teşvik etmedim.
senin eserine ve sana, aziz olan türk dilinin inanmış bir şairiyim. sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. büyük işlerinin arasında seni bir türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
bağışla beni. seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu inkılap askerini isyana teşvik damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.
başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. kemalizmden ve senden adalet istiyorum. türk inkılabına ve senin başına ant içerim ki, suçsuzum.
Nâzım Hikmet 20 Kasım 1901'de Selanik'te doğdu (aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılmış, kendisi de bunu benimsemiştir), 
Baba tarafından dedesi Nâzım Paşa valiliklerde bulunmuş, özgürlükçü, şairliğe yatkın bir kişiydi. Mevlevi tarikatındandı. Anayasacı Mithat Paşanın yakın arkadaşıydı. Babası Hikmet Bey ise Mektep-i Sultani (sonradan Galatasaray Lisesi) mezunu, önce ticaret yaşamını denemiş, başaramayınca Kalem-i Ecnebiye'ye (dışişleri) bağlanmış bir memurdu.
Nâzım Hikmet 1917'de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi'ni 1919'da bitirip Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. O yılın kışında son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarladı. Aile dostu olan Deniz Hastanesi Başhekimi Hakkı Şinasi Paşa'nın gözetiminde iki ay süren bir tedavi döneminden sonra, kendisine iki ay da evde dinlenme izni verildi. Bu süre sonunda da toparlanamadığı, deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlığa kavuşamadığı görülünce, 17 Mayıs 1920'de, Sağlık Kurulu raporuyla, askerlikten çürüğe çıkarıldı.
Kurtuluş Savaşında
1 Ocak 1921'de Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin, Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu'ya varınca, Ankara'ya geçebilmek için beş altı gün, izin ve yol parası beklemeleri gerekti. Ama Ankara'dan yalnız Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nureddin'e izin çıktı.
En büyük aşkı Piraye
Nazım, 1930'da tanışıp 1931'de evlenmeye karar verdiği halde kovuşturmalar, tutuklamalar yüzünden buna olanak bulamadığı Piraye Altınoğlu ile 31 Ocak 1935'te evlendi. Nâzım daha önce de Sovyetler Birliği'nde iki kez evlenmişti : Birincisi orada görevli bir Türk ailesinin kızı olan Nüzhet Hanım ile kısa bir evlilikti, ikincisi ise bir Rus kızı olan Dr. Lena ile memleket hasreti yüzünden sona eren bir evlilik...
Piraye Altınoğlu'nun ise ilk kocasından iki çocuğu vardı. Bu evlilikle Nâzım Hikmet dört kişilik bir ailenin sorumluluğunu yüklenmiş oluyordu.
Harp Okulu Olayı
17 Ocak 1938 gecesi akrabası olan Celâleddin Ezine'nin evinde otururlarken gelen polislerce tutuklanıp kısa bir süre İstanbul Tevkifhanesi'nde bekletildikten sonra, Nâzım Hikmet Ankara'ya Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne gönderildi. Kesinlikle beraat edeceğini umduğu bu dava, 29 Mart 1938'de "askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik" suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. 28 Mayıs 1938'de temyiz bu cezayı onayladıktan sonra, Ankara Cezaevi'nden alınarak İstanbul'da Sultanahmet Cezaevi'ne getirildi, bir ay geçmeden, haziran sonlarına doğru, Donanma Komutanlığı'ndan gelen görevliler onu alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.
Bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde yargılanacaktı. 10 Ağustos 1938 günü başlayan davada, on dokuz gün sonra, 29 Ağustos 1938'de, "askeri isyana teşvik"ten, 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. İki cezası birleştirilince 35 yıl tutuyordu. Mahkeme bunu çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirerek karara bağladı.
29 Aralık 1938'de, Askeri Yargıtay'dan gelen onay, son umutları da boşa çıkardı. 1 Eylül 1938'de İstanbul Tevkifhanesi'ne, şubat 1940'ta Çankırı Cezaevi'ne, aynı yıl aralık ayında da Bursa Cezaevi'ne gönderildi.
Nazım'a Özgürlük
1949 ortalarına doğru Ahmet Emin Yalman'ın "Vatan" gazetesinde yazdığı bir dizi yazı ve gazetenin, avukatı Mehmet Ali Sebük'e yaptırdığı on yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda, kamuoyunda Nâzım Hikmet'in bir "adli hata" yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazandı. Ankara'da avukatlar, İstanbul'da aydınlar topluca imzaladıkları dilekçelerle cumhurbaşkanına başvurdular. Yurt dışında da sanatçıların, hukukçuların öncülüğü ile benzer girişimler yapıldı. Bu arada Birleşmiş Milletler Örgütü'nün danışma organlarından olan Uluslararası Hukukçular Derneği 9 Şubat 1950'de Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması dileğiyle Büyük Millet Meclisi başkanına, milli savunma ve adalet bakanlarına birer mektup gönderdi.
Açlık grevi özgürlük
Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamadığını gören Nâzım Hikmet 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. 14 Nisan 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasası, Büyük Millet Meclisi'nde tartışılırken, Nâzım Hikmet'in bağışlanmaması için, çok tatsız, çok üzücü konuşmalar yapıldı. Sonuçta gergin bir ortamda çıkarılan yasa onu doğrudan bağışlamıyor, yalnızca cezasının üçte ikisi indirilenler kapsamına alıyordu. 12 yıl 7 ay yatmıştı. 28 yıl 4 aylık cezasının geri kalanı bağışlanıyordu. 
15 Temmuz 1950'de, Cerrahpaşa Hastanesi'nde, artık serbest olduğu kendisine avukatlarınca bildirildi.Nâzım Hikmet cezaevindeki son iki yılına girerken görüşmeci gelen dayı kızı Münevver Berk'e âşık olmuştu.
Cezaevinden çıkınca karısı Piraye'den ayrıldı. Kadıköy'de, önce annesinin Cevizlik'teki evinde, sonra bir apartman katında Münevver Hanımla yaşamaya başladı. Gene İpek Film Stüdyosu'nda çalışıyordu. 26 Mart 1951'de, bir oğulları oldu. Adını Mehmet koydular.
Yurt dışına kaçışı
17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara'ya gideceğini söyleyerek evden ayrılan Nâzım Hikmet'in 20 Haziran 1951'de Romanya'ya vardığı Bükreş Radyosu'ndan öğrenildi. Sonradan yazılanlara göre, akrabası olan Refik Erduran'ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı amaçlarken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya'ya gitmişti.
Oradan Moskova'ya geçmesi üzerine, Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951'de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Sürgündeyken birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nâzım Hikmet büyük bir ün kazandı. Yapıtları çeşitli dillere çevrildi. Pek çok kitabı yayımlandı.
1955 yılı sonlarına doğru, Soyuz Multifilm Enstitüsü'nden Arnavut giysileri konusunda bilgi almak üzere Nâzım Hikmet'i görmeye gelen Valentina Brumberg'in yanında, Vera Tulyakova adında genç bir kadın yardımcı vardı. Bursa'da 1948 sonunda yaşanan olay bir çırpıda tekrarlanıverdi. Şair gene yaşamında "ilk defa" âşık oluyordu. Ama bu kez gönül verdiği genç kadının evli olduğunu, bir de kızı bulunduğunu bir yıl sonra öğrenecekti.
Son günleri
Ocak 1962'de Kruşçev'in aracılığıyla Nâzım Hikmet'e Sovyetler Birliği pasaportu verildi. Şubatta, Vera'yla birlikte, Asya ve Afrika Yazarlar Birliği Kongresi'ne katılmak üzere Mısır'a gittiler. Sovyetler'le gerginlik içinde olan Çin delegasyonunun Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşımadığı için, Türk delegesi sayılamayacağını söyleyerek Nâzım Hikmet'e itiraz etmesi, şairin diliyle, varlığıyla nasıl Türkiye'ye bağlı olduğunu anlatan bir konuşma yapmasına neden oldu. Ayakta alkışlanan bu konuşma onun kongreye başkan seçilmesini sağladı.
Nâzım Hikmet sağlığının gittikçe bozulmasına karşın, 1962'de Prag, Berlin, Leipzig, Bükreş'te yapılan toplantılara katılmaktan geri durmadı. Kasım 1962'de Vera'yla birlikte gezmek, dinlenmek için İtalya'ya gittiler : Milano, Floransa, Roma. Oradan, yeni yılı Dino'larla birlikte karşılamaya, Paris'e geçtiler.
Türkler, Türk yemekleri, Türk dili en büyük dinlenme, arınmaydı şair için. Karısını ise tüketim toplumlarının göz kamaştırıcı alışveriş olanaklarıyla mutlu etti. 4 Ocak 1963'te gene Moskova'ydılar.
3 Haziran 1963
Şubat 1963'de Nâzım Hikmet Asya ve Afrika yazarlarının Tanganika'daki toplantısına katıldı. Martta, nisanda Berlin'deydi. Nisan sonunda Moskova'ya dönünce "Cenaze Merasimim" adlı şiirini yazdı. Mayısta, oturdukları apartman dairesi temizlenip boyanırken, Staraya Ruza'daki bir daçada kaldılar. Staraya Ruza'dan döndükten kısa bir süre sonra ise, 3 Haziran 1963 sabahı, Nâzım Hikmet bir kalp krizi sonucu Moskova'daki evinde öldü. Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı'na gömüldü.
Üslubu ve Başarıları; 
İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliği'nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arayış doruğa çıktı. O dönemdeki birçok şairden farklıydı.

Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden birçoğu Fuat Saka, Volkan Konak, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü ve Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünal Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da 'Güzel Günler Göreceğiz' ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca(Çok Yorgunum) tarafından bestelenmiştir. Ayrıca Fuat Saka'nın da biri Demir Gökgöl ile olmak üzere iki adet Nazım Hikmet şiirlerinin bestelendiği şarkıları ıçeren albümü vardır.

Çağdaş Türk şiirinin gelmiş geçmiş en önemli isimlerinden biri olan Nazım Hikmet Ran, Türk Edebiyatına çok fazla değerli eser bırakmıştır. Türkiye’de serbest nazımı ilk kullananlardandır. Nazım Hikmet gerek yaptığı sanat, gerek bıraktığı eserler, gerekse hareketli siyasi hayatı nedeniyle Türk insanının hafızalarından hiçbir zaman silinmeyecek isimler arasına girmeyi başarmıştır. Şiir, roman, masal ve oyun gibi birçok türde eserler yazmıştır.


Eserleri


Ölümünden önce yayımlananlar 

Dağların Havası (Osmanlıca, 1925) 

Güneşi İçenlerin Türküsü (1928) 
835 Satır (1929) 
Jokond ile Si-Ya-U (1929) 
Varan 3 (1930) 
1 + 1 = 1 (1930) 
Sesini Kaybeden Şehir (1931) 
Gece Gelen Telgraf (1932) 
Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (1932) 
Bir Ölü Evi yahut Merhumun Hanesi (1932) 
Kafatası (1932) 
Orman Cücelerinin Sergüzeşti (1932) 
Unutulan Adam (1934) 
Portreler (1935) 
Taranta Babu'ya Mektuplar (1935) 
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936) 
İt Ürür Kervan Yürür (1936, Orhan Selim adıyla) 
Milli Gurur (1936) 
Sovyet Demokrasisi (1936) 
Alman Faşizmi ve Irkçılığı (1936) 
Kurtuluş Savaşı Destanı (1937) 
Yeşil Elmalar (1938) 
La Fontaine'den Masallar (1949) 

Ölümünden sonra yayımlananlar 
Saat 21-22 Şiirleri (1965) 
Enayi (1965) 
Ferhad ile Şirin (1965) 
İnek (1965) 
İstasyon (1965) 
Kan Konuşmaz (1965) 
Şu 1941 Yılında (1965) 
Yolcu (1965) 
Yaşamak Hakkı (1966) 
Dört Hapishaneden (1966) 
Bu Bir Rüyadır (1966) 
Ocak Başında (1966) 
Rubailer (1966) 
Sabahat (1966) 
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1966) 
Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967) 
Allah Rahatlık Versin (1967) 
Evler Yıkılınca (1967) 
İnsanlık Ölmedi ya (1967) 
Yusuf ile Menofis (1967) 
Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar (1967) 
Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar (1968) 
Kuvâyi Milliye (1968) 
Sevdalı Bulut (1968) 
Yeni Şiirler 1951-1959 (1969) 
Son Şiirleri 1959-1961 (1969) 
Bursa Cezaevinden Vâ'Nû'lara Mektuplar (1970) 
İlk Şiirleri 1913-1927 (1971) 
Demokles'in Kılıcı (1974) 
Faşizm Sınıflar ve Emperyalizm (1975) 
Nâzım ile Piraye (1975) 
Aydınlıkçı Yazar Aydınlıkçı Şair (1976) 
Yazılar (1976) 
İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? (1985) 
Çeviri Hikâyeler (1987) 
Her Şeye Rağmen (1990) 
Kadınların İsyanı (1990) 
Kör Padişah (1990) 
Tartüf-59 (1990) 
Yalancı Tanık (1990) 
Hikâyeler (1991) 
Konuşmalar (1991) 
Masallar (1991) 
Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil (1991) 
Yatar Bursa Kalesinde (1991) 
Yazılar 1924-1934 (1991) 
Yazılar 1935 (1991) 
Yazılar 1936 (1991) 
Yazılar 1937-1962 (1991) 
Piraye'ye Mektuplar 1 (1998) 
Piraye'ye Mektuplar 2 (1998) 
Sanat ve Edebiyat Üstüne (1998) 
Nâzım Hikmet Şarkıları (2001) 
Bizim Radyoda Nâzım Hikmet (2002) 
Bütün Şiirleri (2007) 
Henüz Vakit Varken Gülüm (seçme şiirler, 2008) 
Öteki Defterler (2008) 
Çankırıdan Piraye'ye Mektuplar (2010) 
Büyük İnsanlık (kendi sesinden şiirler, 2011) 


Rüzgarlar ve Işıklar Şehri Bakü… Yoldayız-1.GÜN BAKÜ

Selam, aybalam dostlar ; Azerbaycan tatilimizi ve gezi izlenimlerimizi yazdığım bu yayınımıza hoşgeldiniz:) Paldır küldür karar ver...

Günün Resmi

Günün Resmi
Amerika Hayalim