2017-08-21

# ayasofya # beşiktaş

Konstantinopolis (İstanbul'un) Tarihçesi

Eski İstanbul

KONSTANTİNOPOLİS

Bir zamanların konstantinopolis'i, şimdi diki adıyla İstanbul büyük metropol kent'in  ilk kuruluş yıllarına, semtlerin birer birer oluştuğu döneme çok eski bir döneme doğru bir yolculuğa çıkalım hep beraber merak içinde;
Küçükçekmece yakınlarındaki, yarım burgaz mağarasında bulunan, yaklaşık dörtyüz bin yıl öncesine ait kalıntılar, istanbul da insan aktivitelerinin, ilk izlerini taşıyor.  Kentteki ilk sabit yerleşim yeri ise, fikir tepe, kültürü adıyla, tanınan ve bugünkü kadıköy, fikir tepe semtinde, 60'lı yılarda kazılan yerleşmeden biliniyor.  Aynı döneme denk gelen , bir diğer yerleşim ise pendiktedir. Son zamanlar da bunlara bir yenisi daha eklendi. Yeni kapıda sürdürülen marmaray projesi, kapsamındaki kurtarma kazılarında, önce bizans dönemi liman; daha derinde ise neolitik bir köy ile karşılaşıldı. İnsanların sabit köyler kurduğunu, bitkileri elleştirdiği, hayvanları evcilleştirdiği bu dönem, bugünkü uygarlığın temellerini atılması anlamına da geliyor. Günümüzde yaklaşık 8 bin yıl öncesine  giden bu köylerde, yaşayan insanların iskeletleri, başka bir deyişle ilk istanbullular yeni kapıda açığa çıkarıldı. Bundan sonraki süreç pek tanınmazken, istanbul da ilk kentleşme döneminin, kadıköy de başladığı biliniyor. Topraklarına, kalkhedon adını veren bu insanları bugün Aydın'da bulunan Milet kentinden geldikleri, düşünülüyor. Aynı dönemde, Üsküdar, hrisopolis ve Galata da sykai da küçük köyler olduğu kabul ediliyor. Uzmanlar ise, İstanbulun kökenini, bugünkü Yunanistan da bulunan, Megaradan gelenlerin saray burnun da kurduğu byzantion kentine bağlarlar. kentin kuruluş tarihi. İ.Ö 668 yılları olarak kabul edilir. Efsanye göre kral, Byzais kenti kuracağı yeri kahinlere danışır. Kahinler Byzaise kentini körler ülkesinin bugünkü kadıköy karşısına, kurmasını tavsiye eder. Byzais önderliğinde yola çıkan gemiler saray burnuna demirler. Daha sonraları, kadıköy de de, bir köy olduğu fark edilir. Ancak burası saray burnunun aksine, doğal limanları olmayan ticaret bakımından, gelişmemiş bir yerdir. Ne yazık ki Byzantion'nun  kurulduğu saray burnunda bu dönemden yana hiç bir yapı yoktur.
O dönemin kent merkezi bugün, topkapı sarayının olduğu yere denk düşer. Yazılı kaynaklar bu bölgede Zeus, Apollon, Artemis ve Afrodit'e  adanan tapınaklar olduğuna işaret eder.

Gülhane parkının stadyum, Agoranın olduğu yerin ise, Topkapı sarayından denize doğru inen, yamaçta olduğu tahmin ediliyor.

Mezarlıklar bölgesinin de, kent merkezinin dışında, Süleymaniye ve Beyazıt camilerinin arasında bir yerde olduğu biliniyor. Byzantion, onu yeniden kurarak, başkent ilan eden Konstantinus Magnusa değin İ.S 313-337 'e kadar yaşar. Ve bundan sonra yeni kurucusunun adıyla Konstantinopolis olarak tarihe geçer.

Eski İstanbul

İstanbulun geçmişini okurken etkilenmemek mümkün değil, eski yerleşimlerin olduğu semtler gerçekten tarihsel anlamda çok ilginç olmuş. Benim de aklımdan uzun zamandan beri  İstanbul'un geçmiş tarihini, önemli kalıntılarını , müzelerini yazmak geliyordu. Bu sebeple yukarıdaki eski tarihe rastlayınca hemen siz değerli, sevgili okurlarımla paylaşmak istedim. Ben özellikle kendi sevdiğim, gezdiğim, ve etkilendiğim yerlerle ilgili paylaşımda  bulundum. Yoksa derin tarihe girince siz de  bilirsiniz ki işin içinden çıkmak hakkaten meşakatli bir şey oluyor. Bir diğer dikkat çekeceğim konu ise; son zamanlarda Beşiktaş'ta yapılan kazıda çıkan kalıntılarla ilgili medyada  çıkan haberler  çok ilginç, önce kalıntılar var deniliyor, 2 gğn sonra kalıntılar yok oluyor,  varsa madem niçin sergilenmiyor veya daha önemli bir açıklama gelmiyor. Bu ve buna benzer, kaç tarihi eserimiz yok olup bilinmeze yol alıyor.    Daha önce sarıyerli olmam nedeniyle beşiktaş Hacı osman, beşiktaş sarıyer minibüsünü sık kullanmam, buradan Ferah evlere evime gitmem nedeniyle hem karşı tarafı hemde  beşiktaş ve çevresini çok iyi bilirim. Düşünsenize yıllardır, üzerinden geçip durduğum, çarşısından, balıkçısından, pazarından alışveriş yaptığım bu yerin altında tarih öncesine ait kalıntılar varmış, tabi buhaberi duyunca ben bile gerçekten heyecanlandım. Dediğim gibi tarih öncesi herşey benim gerçekten ilgimi çeken konular olmuş, ilgi alanıma girmiş, bir çok yazıyı, metni araştırıp okumuşumdur. Her zaman ortadan birşeyler kayboluyor, veya üzeri örtülüyor,  Ağaçların, arazilerin, deniz kıyılarının, askeriyenin ve en güzel değerli  yerlerin  bu şekilde yağmalanıp, talan edilip, yıkılıp  tahrip edildiği gibi. Bu bir derin yaradır, dün üzerinde yürünen bu topraklar bize güzellikler bahşetti, biz yarın yakın tarihe, çocuklarımıza ne bırakacağız, bunu hep yazıyorum, ve üzülüyorum. Bir zamanlar lordların, kumandanların, imparatorların, fransızların, levantenlerin, cirit attığı bu ülke, sanatını, toprağını, elit havasını, tarihi dokusunu ,günden güne solan bir çiçek gibi kaybediyor. Biz  bakmadıktan sonra, kıyısını köşesini derleyip toparlamayıp,  sulamadığımız,  göz ardı ettiğimiz, her gün yanından öylesine geçtiğimiz bu topraklar artık bize çiçek de vermeyecek, onun  yerine;  eski türk filmlerinde olduğu gibi  kuru çiçekler, plastik çiçeklerle süsleyeceğiz ülkemizi galiba. 
Rumeli kavağı


Sevgili okuyucu; 
İstanbul'da daha bir çok  geçmişe ait kalıntıların yer altı geçitlerin, dehlizlerin, kalelerin, tapınakların olduğuna bir yerlerde  gizli kaldığına   inanıyorum. Her defasında daha büyük bir merakla, büyük bir gizemle, gittiğim her yere daha dikkatli bakıyorum. Yıkılan bir kale, dökük kırık bir çeşme, eskiye ait minicik de olsa bir kalıntı , parça pinçik olmuş uzun  surların altında bir çok hazine ve gizemin yattığına inanıyorum. Bu özel mülklerin, hasar görmeden koruma altına alınması ve özenle korunması gerektiğini düşünüyorum. Örnek sümela manastırına gittiğinizde, o tahrip olmuş resimleri görmek inanın canımı çok acıttı. Bu kadar lakayt davrandığımız , geçmişin tüm izlerini taşıyan tarihimize bu kötülüğü yapamayız. 
Bu sefer ki yazım bir serzeniş, biraz tarih, biraz geçmişe ağıt olsun..Adı  istanbul,  Topkapı, Ayasofya Yerebatan, Galata, Kız kulesi olsun. 
Sevgili okuyucum, benim duygularımı  en iyi sen hissedersin, satır aralarındaki cümlelerimi en iyi sen anlarsın,beni  en iyi sen okursun, en iyi sen izlersin, en iyi sen gözlemlersin, en iyi sen bilirsin. Yaşantılarımız, yaşam tarzlarımız kim bilir belki aynı  kim bilir belki de çok farklı olsa da, aynı evreni yaşayıp, aynı evreni soluyup, aynı gökyüzünün altında birlikte yaşayıp, aynı yıldızların altında birlikte uyuyoruz kimi kez senle, her  
Sen ben, ben sensem, istanbul'da birlikte yaşadık,  birlikte plajlara uzandık, birlikte masmavi denizlere kulaç attık, emirgan dan geçtik, tarabya da demlendik, ortaköy'de eğlendik,  
Bu ülkenin sorunlarını aynı zamanda yaşayıp, aynı trafik işkencesini birlikte yaşayıp, bitmeyen metrolarını birlikte bekleyip, kargaşayı,yaşamı, yaşamamayı, doğadan uzaklaşmayı, bir türlü gelmeyen geleceği birlikte bekledik.  Her gün onlarca sayfa okuyup, popüler başlıklar altında kaybolup, o site senin bu site benim o blog senin bu blog benim birlikte takıldık.
Sevgili okuyucu; ülkemiz hakkında gözden kaçırdığımız değerlerimiz var, yok olan zaman ve hayallerimiz var. Geç kaldığımız sevgili istanbul bizim için, yolunu gözlediğimiz, özlediğimiz, sevdiğimiz bir yer. 
 Bu nedenle her sene olduğu gibi bu sene de ,kendimi sokaklara atıp, istanbulu yeniden keşfetmek istiyorum. Yeniden topkapı sarayını hayranlık içinde gezmek, yeniden yerebatan sarnıcının dehlizlerinde kaybolmak, galata uzanıp, saçlarımı rüzgara vermek, ve ne kadar  mükemmel bir şehirde yaşadığımı içimde hissetmek istiyorum.
Çevremdeki,  turistlere gülümseyip, uzun uzun galatadan İstanbul'u  izlemek,  bu şehirde geçmiş, bugün ve geleceği birbirine bağlamak, istiyorum. 

İstanbul öyle bir şehir ki bazen bu  şehri aşkla yakmak, bazen içinize  sokmak, bazende nedensiz kaçmak istiyor insan;

Dostlar, n e ben İstanbulu derin anlatabilirim, nede istanbul kendini size açar, siz ona yaklaşmadığınız, körlüğümüzden  kurtulamadığımız,  çıkarlarlarımızı  bir kenara atmadığınız sürece, kapısı içeriden açılan büyük istanbul'u fethetmemiz çok zor, 
Ben istanbul'a geldiğimde 7 yaşındaydım. Şimdi yıllarım geçmiş içinde, her gün görsem, her gün yeni bir fikirle evime dönsem, nafile .. Bu şehir hep bir gizem bırakacak içimde, tarih başka yazacak, kitaplar başka anlatacak, insanoğlu başka anlayacak bu gizemli  şehri...Her defasında yeni elbisesini geçirecek üzerine İstanbul, yeni kelimelere aşina olacak, yeni insanlarla harmanlanıp karışacak  eski alışkanlıklarını bırakmadan, öğretilerinden kaçmadan, mutlu çocukluğunu, kafes ardı yaşantısını unutmadan yapacak bunu, herkes le dost olmayı başaran istanbul gün gelecek, yeni dostlar edinecek kendine, tıpkı yıllar öncesinde, bizlere göz kırptığı gibi. 
Bir devrin, şanlı devrin   büyük  tarih'in  geçmiş ve geleceğin  büyük  İstanbul'u  sizi bekliyor dostlarım.
 Güneşin altında, taa mısırdan gelen dikilitaşıyla, gizemli medusasıyla sizi bekliyor. 

Küsmesin bize güzel şehrimiz, anıtlar kolye istanbulun hazinesinde,  öyle bir kolye ki cilalayıp parlatıp yeniden takalım gözalıcı parlaklığıyla  güzel gerdanımıza her seferinde... 


TOPKAPI SARAYI 

Topkapı Sarayı, Osmanlı padişahlarının beş yüz yıllık tarihi ikametgahı, İstanbulun en güzel köşesine kurulmuş bu saray, büyük  bir komplekstir. Aynı zamanda imparatorluğun yönetim merkezidir. 
Fatih sultan mehmet istanbulu başkent yaptıktan sonra, Beyazid semtinde, bugünkü istanbul üniversitesinin bulunduğu yerde, 1454'tebir saray yaptırmış, ve buraya yerleşmişti. Topkapı sarayının yapımına ise, 1466 yılında başlandı. Saray burnu o zamanlar zeytinlikti. İlk bina, 1478'te sona erdi ve padişah, yeni saray denilen, bu yapıya taşındı. Bundan sonra padişahlarca yaptırılan, yeni bina ve eklerle, saray büyüdü. Son bina, 19.yıl ortalarında Abdülmecit zamanında eklendi. Cumhuriyetin ilanından sonra, 1924'te içinde osmanlı hazinelerinin ve göz kamaştırıcı eserlerinin sergilendiği muhteşem bir müzeye dönüştürüldü. Topkapı sarayı aslında bir iç kaledir. Sarayı şehirden bir sur duvarı ayırır. Sarayın şehre açılan tek büyük kapısı, Bab-ı Hümayun aynı zamanda merasim kapısıydı. Sur duvarlarının ardındaki saray ise, üç kısımdan oluşuyor. Dış saray, iç saray, ve harem. 
Saray hizmetkarlarının, saray muhafızlarının, mutfakların, hastanenin, ahır ve ambarların bulunduğu bölüm dışı saraydır. İç saray Enderun ise, padişahların harem dışında, köşk ve bahçelerden oluşan bu bölüme, kubbealtı'nın bulunduğu avluya açılan  sarayın üçüncü kapısı babüssaade'den girilir. Sadrazam bile padişahın izni olmadan iç saraya giremezdi. Haren ise, saray kadınlarının yaşadığı bölümdü. Biri iç saraya, biri kubbealtına açılan iki kapısı vardı ve birbirlerine bağlanan sayısız daireden, salonlardan, avlulardan, koğuşlardan, mürekkep bir yapı silsilesiydi. Topkapı sarayı bugün barındırdığı, eserler ve yapı özellikleri bakımından, dünyanın en önde gelen müzelerinden biridir. Burayı gezenler, sadece sergilene eşsiz eserleri  görmekle kalmaz, aynı zamanda bir türk sarayının yapısal düzenine, saraydaki günlük hayatın işleyişine, padişah ve ailesinin zevk ve alışkanlıklarına ve elbette ki tarihi olayların hatıralarına tanık oldular. 

Topkapı sarayı bahçesi


Topkapı sarayı









topkapı sarayı


















Topkapı sarayı bahçesi





AYASOFYA

Roma imparatorluğunun 395 yılında, bölünmesiyle, İstanbul doğu roma yani bizans istanbulunun başkenti olur, ve kent osmanlılar tarafından alınana dek başkent kalır. 

Aynı tarihte imparatorluğun resmi dini olarak hristiyanlığın, kabul edilmesi üzerine, kentte bir çok kilise, yapımı başlar. Ayasofya dünya mimarlığında bir başyapıt olarak yerini alır. Günümüzden yaklaşık, 1500 yıl önce, 537 yılında kullanıma açılan Hagia Sopia kilisesi, boyutları, süslemeleri, sütunları, mozaikleri, ve kubbesiyle, bizans mimarlığının en seçkin eseri kabul edilir. Kutsal Bilgeliğe ithaf edilen bu kilise,
916 yıl boyunca, bizans imparatorluğunun en prestijli yapısı, ortodoks dünyasının merkezidir. Miletli İsidoros, ve trallesli (Aydın) Antemios tarafından tasarlanan yapının, kubbesi, 558 yılında çökünce, İsidorosun  yeğeni tarafından yenilenir. İstanbulun fethinden sonra, Ayasofya camii Kebir büyük ulu, adıyla cami olarak kullanılmaya başlanır. İstanbul'un en büyük, camisi olan bu yapı, 1935'te müzeye dönüştürülür. 

Anıtsal mimarisi ile ziyaretçilerini büyüleyen ayasofyanın kubbesi, o günün dünyasında hiç bir bazilikanın sahip olmadığı boyutlardadır. Roma daki Pantheon daha büyük bir kubbeye sahip olmasına karşın silindirik kalın bir duvarın üzerine oturur. 
Ayasofyanın kubbesini ise, dört büyük paye taşır. kubbe, yarım kubbeler, tonozlar, kemerlerden oluşan sofistike, bir sistem ile daha geniş bir alanı örtmektedir. Yüksekliği 55.60 metreyi bulan, kubbe içten 30.80 -31.88 metre çapında, 40 kaburgalı, bir örtü oluşturur. Yükünü toplam, 107 sütunun taşıdığı yapı, büyük bir orta yapı, büyük bir orta mekan, iki yan nef, apsis, ve iç ve dış nartekslerden oluşur. İç narteks ve yan nefleri altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli mozaikler süsler. 
9. ve 12 .yüzyıllarda yapılan, figürlü mozaikler, imparator kapısı üzerinde, apsiste, çıkış kapısı üzerinde, ve üst kat galeride görülmektedir.
Üst galerideki meryem ana'nın ve vaftizci yahyanın temsil edildiği büyük mozaikler İsa peygamberin yüzünün sağ ve sol yarıları birbirinden farklı olarak temsil edilmiştir. Antik romada yapıların anıtsallığı, ve etkileyiciliği aslında, imparatorluk sembolizmasının bir parçasıydı. 
Romadaki pantehon bunu simgeliyordu. Yeni başkente de böylesi gerekliydi. Hatta daha fazlası; o dünyanın yeni merkezini işaret ediyor, imparator Iustinianos'un dünyayı Roma imparatorluğu altında toplama idealini simgeliyordu. 

Ayasofya















DİKİLİTAŞ 

Dikilitaş ilk olarak Mısır firavunu III. Tutmosis tarafından MÖ 15. yüzyılda yaptırılmış ve Karnak tapınağının yedinci pilanının güneyine dikilmişti. Roma imparatoru II. Constantius MS 357 yılında dikilitaşı tahtta bulunuşunun 20. yılı onuruna Nil ırmağı üzerinden İskenderiye şehrine getirtti. Daha sonra, MS 390 yılında imparator I. Theodosius dikilitaşı gemi ile İstanbul'a getirterek Hipodrom'da şimdiki yerine diktirdi.[1]
Dikilitaş kırmızı Asvan granitinden yapılmıştı ve orijinal yüksekliği 30 m idi. Ama ya nakliye sırasında ya da şimdiki yerine yerleştirilirken alt bölümü tahrip olduğu için bugünkü yüksekliği 18,45 m'dir (kaidesi ile birlikte 24,87 m). Ağırlığı yaklaşık olarak 200 ton'dur.
ŞARK MEKTUPLARI kitabının sahibi Lady Montagu, 1718 tarihindeki mektupların birinde şunları yazmıştır: Bu taş, murabba şeklinde yontma taştan bir ayak üzerine mevzu dört sütun üzerinde duruyor. Taşın iki ayağında Kabartma olarak bir muharebe ve bir meclis resmi var. Diğer ikisinde ise Rumca ve Latince şunlar yazmaktadır:
Kuzeybatı cephesi
“18. sülaleden Yukarı ve Aşağı Mısır’ın sahibi 3. Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”
Kuzey cephesi
“Gizli ve kutsal ismin her tecellisine mazhar olan tanrı Amon’a kurbanını büyük bir acz içinde sunduktan sonra, ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru iki tacın (Aşağı ve Yukarı Mısır) sahibi, kudretli hükümdar ülkesinin sınırlarını Mezopotamya’ya kadar götürmeye azmetti.”
Güneydoğu cephesi
“Güneşin doğduğu sırada sahip olduğu altın renkleri dünyaya yayan Horus’un verdiği kuvveti, serveti, kuvvetli sevgi, saygıyı taşıyan ve Aşağı ve Yukarı Mısır’ın tacına sahip olan ve bizzat Güneş tarafından seçilmiş olan firavun, bu eseri babası Ra için yaptırdı.”
Güney Cephesi
"Tanrı Horus’un lütfuna mazhar olan ve Güneş’in oğlu unvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır’ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. Ordusunun önüne geçti. Akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin’e kadar yaydı. Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı".
Dikili taşın kaidesinde yer alan yazılarsa Doğu Roma İmparatorluğunda adet olduğu üzere Grekçe ve Latince yazılmış.


Dikilitaş







Yerebatan Sarnıcı

YEREBATAN SARNICI

İstanbul'un görkemli tarihsel yapılarından birisi de Ayasofya’nın güneybatısında bulunan Bazilika Sarnıcı’dır. Bizans imparatoru I. Justinianus (527-565) tarafından yaptırılan bu büyük yeraltı sarnıcı, suyun içinden yükselen ve sayısız gibi görülen mermer sütunlar sebebiyle halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiştir. Sarnıcın bulunduğu yerde daha önce bir Bazilika bulunduğundan, Bazilika Sarnıcı olarak da anılır.

Sarnıç, uzunluğu 140 metre, genişliği 70 metre olan dikdörtgen biçiminde bir alanı kaplayan, dev bir yapıdır. Toplam 9.800 m2 alanı kaplayan bu sarnıç, yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahiptir. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır. Birbirine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her biri 28 sütun içeren 12 sıra meydana getirirler.  Çoğunluğu daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer cinslerinden yontulmuş sütunların büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmı da iki parçadan oluşmaktadır. Bu sütunların başlıkları, yer yer farklı özellikler taşır. Bunlardan 98 adedi Corint üslûbu yansıtırken bir bölümü de Dor üslûbunu yansıtmaktadır.  Sarnıçtaki sütunların köşeli veya yivli biçimde olan birkaç tanesi hariç büyük bir çoğunluğu silindir biçimindedir. Sarnıcın ortasına doğru kuzeydoğu duvarı önünde yer alan 8 sütun, 1955-1960 yıllarında yapılan bir inşaat sırasında kırılma tehlikesine maruz kaldıklarından, bunların her biri, kalın bir beton tabaka içine alınarak dondurulmuş ve bu yüzden eski özelliklerini kaybetmişlerdir. Sarnıcın tavan aralığı kemerler vasıtasıyla sütunlara aktarılmıştır. Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 metre kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli zemini, Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçmez hale getirilmiştir. 

Bizans döneminde bu çevrede geniş bir sahayı kaplayan ve imparatorların ikamet ettiği büyük sarayın ve bölgedeki diğer sakinlerin su ihtiyacını karşılayan Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Osmanlılar tarafından 1453 yılında fethinden sonra bir müddet daha kullanılmış ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su verilmiştir.

İslâmî kaidelerin temizlik esasları gereği durgun su yerine akar vaziyetteki suyu tercih eden Osmanlılar’ın şehirde kendi su tesislerini kurduktan sonra kullanmadıkları anlaşılan Sarnıç, 16. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar Batılılar tarafından fark edilmemiş, nihayet 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedilerek Batı âlemine tanıtılmıştır. P. Gyllius, araştırmalarından birinde, Ayasofya civarında dolaşırken, buradaki evlerin zemin katlarında bulunan kuyu benzeri yuvarlak büyük deliklerden ev halkının aşağıya sarkıttıkları kovalarla su çektikleri, hatta balık tuttuklarını öğrendi. Büyük bir yeraltı sarnıcının üzerinde bulunan ahşap bir binanın duvarlarla çevrili avlusundan, yerin altına inen taş basamaklardan elinde bir meşaleyle sarnıcın içerisine girdi. P. Gyllius, çok zor şartlarda sarnıcı sandalla dolaşarak ölçülerini alıp sütunlarını tespit etti. Gördüklerini ve edindiği bilgileri seyahatnamesinde yayımlanan Gyllius, birçok seyyahı da bu şekilde  etkilemiştir.

MEDUSA EFSANESİ

Medusa başı

Didim’in en önemli sembollerinden biri olan Medusa ; Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona’ dan biridir. Bu üç kız kardeşten yalnızca yılan saçlı Medusa ölümlüdür ve kendisine bakanları taşa çevirme güçüne sahiptir. Bu sebeple Antik dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak için Medusa kabartmaları ve resimleri kullanılmıştır.
Yerebatan  Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan Roma Çağına ait iki Medusa başı bulunmaktadır. IV. yüzyıla ait bu başların hangi yapıtlardan alındığı bilinmemekle birlikte Genç Roma Çağına ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildiği ve sarnıcın inşaatında salt sütun kaidesi olarak ihtiyaç duyulduğu için kullanıldığı araştırmacılar tarafından kabul görmektedir.Medusa başı eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlenmiş ve böylelikle kötülüklerden korunulacağına inanılmıştır. Yerebatan Sarnıcındaki iki Medusa başından biri ters diğeri yan olarak sütun kaidelerine yerleştirilmiştir. Burada bir kez daha dikkatinizi çekmek isteriz ki antik tarihi yapıları en hor kullanan ve en çok tahribatı veren topluluk Bizanslılar olmuştur. Bunun örneklerini Yerebatan sarnıcına getirilen Medusa başlarında, Milette , İasos da ve hemen hemen tüm antiklerde görmekteyiz.
MİTOLOJİDE MEDUSA:
Kainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki, yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa’yı kıskanırmış. İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus’un en sevdiği kızı zeka Tanrıçası Athena’ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto’nun kızları olan bu üç kız kardeşten Medusa’nın haricinde diğer ikisi ölümsüzmüş. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve çok daha zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Baştanrı Zeus’un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile birlikteymiş. Güçlü ve ölümsüz, büyük Tanrı Poseidon da karısı Athena’nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kızın farkındaymış ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için de gizliyormuş ona olan ilgisini. Bir gün Athena her şeyi bilen baş Tanrı Zeus’un izniyle öğrenmiş Poseidon’un,Medusa’ya karşı ilgisini. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena’ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon’un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş.Poseidon Athena’ya öyle demiş demesine ancak yine de bir türlü çıkaramıyormuş aklından dünyalar güzeli Medusa’yı.
Medusa tutkusu yüzünden Poseidon aklını kaçıracak gibi oluyormuş. Sonunda denizlerin büyük tanrısı bu tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena’nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa’ya zorla sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena’nın duyması da fazla zaman almamış. Athena, güçlü Poseidon’un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş. Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş,öyle hiddetlenmiş ki Medusa’yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki “Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim.Tıpkı benim çektiğim gibi.”Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş. Medusa’nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena’nın siniri Medusa’ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış. Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa’yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios’un kızı Danae’nin, Zeus’tan olma oğlu Perseus’la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa’nın kafasını kesmeye karar vermiş.Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek ışıltılar saçıp insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcını savurduğu gibi zavallı Medusa’nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırıvermiş.

Ancak Athena’nın bilmediği bir şey varmış. Güzel Medusa, Poseidon’un kendisine zorla sahip olduğu gece denizlerin kudretli Tanrısından hamile kalmış. Perseus’un gözleri kamaştıran kılıcı Medusa’nın kafasını bedeninden ayırdığı anda Poseidon’un Medusa’nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa’nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler.Athena, denizler tanrısı Poseidon’dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar’ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus’u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos’un oğlu Bellerophone’e vermiş. 
Galata Kulesi
GALATA KULESİ
Galata Kulesi’nin geçmişi de uzundur. 6. yüzyılın başlarında Bizans İmparatorluğu döneminde fener kulesi olarak inşa edildiği bilinmektedir. Çok uzun yıllar aynı fonksiyonla işlevini sürdürmüş olan kulenin ilk yapı malzemesi de ahşaptır.
13. yüzyılda ise Cenevizliler Bizans İmparatorluğunun zayıflamasından faydalanarak Galata Kulesi’nin etrafına yerleşmiş ve Bizans’tan korunmak için Galata Kulesi’nin etrafını surlarla çevirmişlerdir. Ancak zamanla Bizans İmparatorluğunun baskılarına dayanamayarak surların bir kısmını yıkan Cenevizliler buna önlem olarak; yıktıkları bölgelerde birbirine çok yakın taş yapılar inşa ederken Galata Kulesi’ne de yığma taşlardan günümüzdeki şeklini vermişlerdir. Ayrıca Katolik olan Cenevizliler Galata Kulesi’ne Katolik haç takarak Ortadoks Bizans İmparatorluğuna inat kuleye ‘İsa Kulesi’ adını vermişlerdir. Cenevizliler tarafından Galata Kulesi etrafında oluşturulan bu özerk alana denizcilikte iyi olan Venediklilerin de gelmesiyle bölge, deniz ticareti için muntazam bir hale gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekleşemeyen projeleri arasında Galata Kulesi’nin yenilenmesi için Mimar Aram Tahtaciyan’ın projesi de bulunmaktadır. Bu proje 1875 yılında külahı devrilen ve yangın geçirmiş olan kule için yenilenme amacıyla teklif edilmiştir. Projeye göre eski külahın başlangıç seviyesinden 40m yükseklikte olacak olan çelik konstrüksiyondan yapılmış bir eklenti inşa edilecektir. Galata Kulesi’ne eklenecek bu kısmın işlevinde ise tiyatro salonu, lokanta ve balo salonları gibi birimler bulunacaktır. Eğer proje hayata geçebilseydi bugün için Galata Kulesi’nin o sakin ve asil halinden eser kalmayacağını düşünüyorum.Yüzyıllardır ayakta olan kuleye dair en çok duyulan ve Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de yer alan Hezârfen Ahmet Çelebi’nin bu kuleden uçuş hikâyesini bilmeyen yoktur. Hezârfen Ahmet Çelebi’nin 17. yüzyılda yaptığı bu uçuş için ekipmanlarını 10. yüzyılda yaşamış İsmail Cevher’in uçuş notlarından faydalanarak yaptığı da bilinmektedir. Kulenin yerden yüksekliğinin yaklaşık 70m olduğunu düşünürsek Hezârfen’in yaptığı işin dönemin şartlarında oldukça etkileyici olduğunu söyleyebiliriz.
Galata Kulesi en son 1965 – 1967 yılları arasında bir tadilat geçirmiştir. Bu tadilat sırasında çapının yaklaşık 16m olduğu ve yapının toplam ağırlığının 10.000 ton olduğu söylenmektedir. Ayrıca kulenin onarımları sırasında kemik ve kafa taslarına rastlanılmıştır. Bu buluntuları, kulenin hapishane görevi üstlendiği zamanlarda kendini merdiven boşluğundan bırakarak intihar edenlerin olduğunun bilinmesi desteklemektedir.
Bizans döneminde, ceneviz kolonisi tarafından, 1348'de, yaptırılan binaya, önce Hz. isa'nın adı verilmiş,1453'te Osmanlıların şehri almasıyla birlikte, anahtarı Fatihe teslim edilen kule, osmanlılar tarafından hapishane olarak kullanılmış.  1960'lardaki bir restorasyonda üstüne çatı yapılan ve turistik bir tesise çevrilen kule, 61 metre yüksekliğe sahip, ve balkonunda muazzam bir istanbul manzarası birlikte,  bir  tarafta yedi tepeli eski şehir, bir tarafta boğaz ve yeni şehir olarak  insanları büyülemeye devam etmiş.

KIZ KULESİ 

Kız Kulesi

Yüzerek geleceğim sana.
Güzel kız, senin sevgin uğruna,
Sana geleceğim.
Sen beklerken beni ürkek bakışlarla,
Yüzerek geleceğim sana.
Dalgalar gemilere bile geçit vermese, 
Yüzerek geleceğim sana.
Azgın dalgalar arasından...
Üsküdar'ın sembolü haline gelen kule, Üsküdar’da Bizans devrinden kalan tek eserdir. MÖ 24 yıllarına kadar uzanan tarihi bir geçmişe sahip olan kule, Karadeniz’in Marmara ile birleştiği yerde küçük bir ada üzerinde kurulmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler buraya Leander Kulesi derler. Kule hakkında pek çok rivayetler bulunmaktadır. Evliya Çelebi kuleyi şöyle tarif eder:
Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkarane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam 80 (seksen) arşındır. Sathı mesehası iki yüz adımdır. İki taraftan kapısı vardır.
Birçok efsanesi bulanan Kız Kulesi'nin hikâyelerlerinden en etkileyicisi, kavuşamayan iki aşık "Hero ve Leandros"un ölümsüz aşk hikayesidir.Bu efsanenin Çanakkale Boğazı'nın en dar geçidinde ortaya çıktığı da söylenir. Ancak günümüzde, belki de sahip olduğu romantik dokusundan olsa gerek, Kız Kulesi denildiğinde akla en çok gelen hikâyedir.Efsaneye göre zamanında Üsküdar sırtlarında Tanrıça Afrodit adına yapılmış bir tapınak vardır. Hikayede adı geçen Hero, genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir. Hero, Kulede kumrulara bakmakla görevlidir. Her yıl ilkbaharda, doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır; aşkı bulamayanlar, hayal ettikleri sevgililerine kavuşabilmek için Afrodit'e yakarırlar.
Boğazın karşı kıyısında oturan Leandros da bu törene katılmak için tapınağa gelir ve Hero'yla karşılaşır. İki genç ilk görüşte birbirine aşık olur. Ancak arada büyük bir engel vardır. Hero, bir rahibedir ve evlenmesi yasaktır. Oysa Leandros, ne pahasına olursa olsun Hero'ya kavuşmak istemektedir. Bir gece kıyıdan kuleye bakarken, Kız Kulesi'nin tepesinde bir ateşin yandığını görür. Hero, elindeki meşale ile Leandros'a yol göstermektedir. Durgun denize ayın parlak ışığı eşlik eder. İyi ve dayanıklı bir yüzücü olan Leandros, Hero'ya kavuşma hayaliyle Boğaz'ın sularına atlar. Var gücüyle yüzmeye başlar ve Kule'ye varır. İki genç, o gece aşklarını kutsarlar.
Kız Kulesi o günden sonra her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros, fırtınalı bir gecede, biricik aşkı Hero'ya kavuşmak için Boğaz'ın azgın sularına bırakır kendini. Hero da her gece olduğu gibi meşalesiyle, Leandros'a yol gösterir. Ancak Hero'nun, biricik aşkına yol gösteren meşalesi rüzgarın da etkisiyle söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, nereye doğru yüzeceğini bilemez ve Kule'den gittikçe uzaklaşır. Yorgun ve bitkin düşen Leandros daha fazla dayanamaz ve boğazın karanlık sularında kaybolur. İçini kaplayan dayanılmaz endişe ile sabaha kadar sevgilisini bekleyen Hero, Leandros'un cansız bedenini karşı kıyıda görünce, bu acıya dayanamaz ve kendini Kız Kulesi'nden boğazın sularına bırakır.
Yorum Gönder

Rüzgarlar ve Işıklar Şehri Bakü… Yoldayız-1.GÜN BAKÜ

Selam, aybalam dostlar ; Azerbaycan tatilimizi ve gezi izlenimlerimizi yazdığım bu yayınımıza hoşgeldiniz:) Paldır küldür karar ver...

Günün Resmi

Günün Resmi
Amerika Hayalim