2017-07-05

# andreatarkovsky # andrei rublev

İçimdeki Tarkovsky




 Çocukluk anıları rüyalar içinde rüyalar, yeşil, mavi, kırmızı ve bordoya benzer hareler, gözümün önünde.

kıyısında uzun kavak ağaçlarını rüzgarda savrulduğu kır yaşamı,çocukluğumun en ince ayrıntısına kadar aklımda yer alan büyülü dünya, soluğumdan, nefesimden,gölgeler ve hayallerden, ciğerlerimden bir türlü söküp atamadığım, pervasızca uçup giden, peşimi bırakmayan milyonlarca anıların havada savrulan toz zerrecikleri, küskün duvarımın yüzeyinde şapkasıyla ayçiçeği tarlasında bana bakan dünyalar güzeli sarışın kız,
Doğadaki evrensel yaşamın içindeyim,küçük sırça köşk misali hep mi ordaydık yoksa sonradan mı kendi doğal doğamızın ruhuna kavuştuk?.
Rüya olmadığını bildiğim bir geçişe doğru, kafka misali  kaplumbağasını arayan ayakkabıları çamurlu kıza dönüşüyorum. 
 Yedi yaşımda, yedi cin fikirle, karakız edasıyla evimizin verandasından güneşin batışını izliyorum. Serin rüzgar ağaçları kökünden savurup, üzerime gelen bir hayalet gibi,yüzümü yalayıp geçiyor. Ellerimi uzatıyorum gökyüzüne, biliyorum ki kimse duyamaz burada sessizliğimin sesini. Elimde safça oynadığım oyunun feliçita şarkısı https://www.youtube.com/watch?v=cmVO8RG2LDc içimden susmak gelmiyor.
 Canım annem incecik dal gibi, elinde yetiştirdiği, kocaman devasa yeşil canavar ölgün çiçekleriyle, o zamanlar çok hatırlayamasam da elimdeki siyah beyaz fotoğraflarla birebir örtüşen hüzünlü yüzü, Üvey abimin kıvırcık saçları, küçük kardeşimin elindeki kırılmış bebek başı:(
Koşuyorum, uzun kavak ağaçlarının arasından ormana doğru kardeşimle birlikte,
Küçük bir su birikintisinin  başındayız, izliyoruz, uzun sessiz derince akan su başımı döndürüyor, yanlarına sıra sıra sıra dizilmiş papatyaların kokusu nefesimi kesiyor,doğa uyanışını gerçekleştiriyor,tüm çiçek dalları pıtırcık çiçeklerini  gözümün önünde birer birer açtırıyor, elimi uzatıyorum, korkuyorum mutluluğum ve heyecanım evrenin içinde akıp gidecek diye.
 Kitli kaldığım evden geçip giden atlı arabasına sesleniyorum,korkulu yüzüyle dönüp bakıyor bana. 

Ellerimdeki fotoğrafları hoyratça yırtıp saklıyorum, yanlız olmak istemiyorum bu evrende, annemi, babamı, çok seviyorum, ısıklar sönünce, başımı yorgana gömüyorum, ormandan gelen sesi dinliyorum, devasa bir ışık hüzmesi gecenin karanlığında babamı getiriyor. Babaannem, gece vardiyası bize börek getiriyor. Yine hayallerimin içine büyük umutlarımı yerleştiriyorum. Tek istediğim ve tek düşlediğim, olmasını istediğim şey, beyaz  bir hediye, peynir, pıtır tadında:)
Kardeşimle ilk hediyemiz, gökkuşağı renginde uçan balon, gece karanlığında gökyüzüne doğru havalanıyor, parlak simli pullarıyla ellerim,ağzım yüzüm her yerim pullanıyor, balonumla uyumak istiyorum.  
Kopuk kopuk gelen anılarla, bugünü ve yarını  düşünüyorum. Elimdeki yıllarını bizle geçirmiş, samsun hatırası altın yaldızlı mini aynada kendimi kaybediyorum. Her zaman aklımdan çıkmayan hep aynı  ev rüyalarımı,kabuslarımı, gece apansız içimi titreten bebek çığlıklarını, kardeşimi kaybettiğim, her yerde onu aradığım rüyamı düşünüyorum. 
Duvar kenarında bir yataktayım, rüyalarım iç içe geçiyor, dilsiz, kekeme kız beni korkutuyor, elimde doktor çantası, balkona koşup düşecek gibi oluyorum.
Birden gün aydınlanıyor, güneş en sevdiğim dostum benim. Sıcak, çok sıcak, yüzümde tebessüm yürüyorum yol boyu, elimi inceliyorum,derisini, şeklini, aynı zamanda biçimli küçük oluşunu, aynı zamanda insan olmanın garip duygusunu,işaret parmağı üzerinde derimi sızlatan  her baktığımda beni tebessümleten yarayı.
 Yabani, korkak, çekimser ve de şımarığım, çocuk değilim artık büyüyorum.
 Doğa yerini eşyalara farklı öznelere bırakıyor, En sevdiğim şey,kardeşim, sarı kedim, peynir, yumurta, ve çatıya  gizlice çıkardığım kırmızı bisikletim⦽✌✌🎶 

Rüyadan uyanır gibi geçmişe dönüyorum, korkuyla uyanır gibi, önce sıcak, sonra soğuk, yürüyoruz kardeşimle  yol boyu, uzun uzun, koşarak dinlenmeden,  kar lapa lapa tepemizde,kararlıyım kırmızı paltom olduğunu hissediyorum, ardımda  annemin dikiş makinesinden çıkan ses beni yakalıyor, avucumda kumbaramı saklıyorum,içindeki   parayla  uzaklara gitme düşüncesi geçiyor  içimden, perdeleniyor beynim ve kalbim  rüzgarın savurduğu yok olan, hiç olan  ben kişiyle
Çocukluk çabuk bitiyor, gençliğe uzanıyor anılar, rüyalar hatırlanası şeyler,  en sevdiğim arkadaşım nezahat, en sevdiğim mektup taşın altında, en sevdiğim kardeşim şimdi uzaklarda, en sevdiğim şiir okunmadı henüz,  kendimi bulmak istiyorum ,en çok kaybolduğum, en çok yaralandığım yerde,
 7. YAŞ SAMSUN





Koca bir evreni içinde taşıyan insan; 
işte  benim tek ilgi odağım. Zira hayat, her zaman hayal gücümüzden daha zengindir. Bu yüzden gerçek bir sanatçı, ancak kendisi açısından hayati bir zorunluluksa yaratma hakkına sahiptir. Bende sinema sanatıyla seyirciye hayatın gerçek akışını neredeyse hiç bozmadan aktarma yeteneğini taşımak istiyordum. Sinema sanatının gerçek ''şiirsel'' özü burada yatar. Benim 'kurgu sineması'nı reddetmemin sebebi, seyircinin perdede gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştırmasına imkan tanımamasıdır. Biz sanatçıların taşıdığı  tek sorumluluk, kendi yapıtlarımızın düzeyini yükseltmektir. 
Nitekim ben de kendi filmlerimde hep, birlikte yaşadıkları insanlara bağlı olmalarına, yani özgür olmamalarına rağmen, ''içlerindeki'' özgürlüğü korumasını bilen insanları anlatmak istemişimdir. 
Tarkovsky  - Mühürlenmiş Zaman 1985


Tarkovsy’nin filmleri hakkında konuşmak zordur.  Çünkü filmleri belirli bir öykü üstüne, belirli bir fikir iletimi üstüne kurulmaz. Daha çok bir manevi deneyim talep eder. O deneyimi yaşayan insanlar için eşsizdir, o deneyimi yaşayamayanlar için ise sıkıcı, yavaş, durağan ve anlaşılmaz! Ancak, bunun entelektüel bir seçkincilikle ilgisi yoktur. Tam tersi, Tarkovsky bir sanat eserini deneyimlemek için açık yüreklilik ve teslimiyetin yeterli olduğunu düşünür. Sanatçısının yakarışını kulaklarında duyabilen bir açık yüreklilik!

Tarkovskynin Her filmi ayrı güzeldir. ayrı dokunaklı, seçkin rüyalar içinde, anılara yolculuk eden duru bir güzelliğe sahip, liriksel, şairimsi ,ayna filminde yukarıda giriş anekdotumda belirttiğim üzre çocukluğumda yaşadığım evin  tüm anılarını ve detaylarını  görebilmekteyim. Aynı ev, aynı orman, aynı yerleşke, aynı dekor, aynı sevgi, aynı belirsizlik, samsun seyahat yazımı okuyanlar, orada paylaştığım resimlerden ne demek istediğimi daha iyi anlayabilecekler, 
İzlediğim her filmin, her karesinde doğa sevgisi,  geçmiş, özlem, dram,savaş hümanistlik, aile, anne, eş konularını birebir sergilenmiş, bazıları çok sevmeyebilir, ama benim için hepsi çok özeldir. Çalınan müzik, okunan şiirler, geçmiş ve geleceğin içiçe geçtiği sahneler, kendimizi doğanın ışıltılı masumluğuna bıraktığımız, koynunda demlendiğimiz tabiat ananın bize sundukları, mucizeler içinde mucize arayışlarımız, mutlu olmak için mutlu etme sekanslarımız, yanlızlıktan kaçıp çoğul doğanın için de kalabalıklaştığımız, kutsal saydığımız gerçeküstücülük adımlarıyla bir çemberin etrafında dönüp durmaktan keyif alarak oynadığımız oyunlar.

Tarkovsky oyun oynamıyor, oyunun içine kitleleri çekiyor, yaptığı işe ruhunu koyuyor, ezber bozan tavrıyla hakettiği şanı, hakettiği başarıyı büyük bir yüreklilikle sırtlıyor. 
 http://www.derindusunce.org/2009/09/21/tarkovskynin-essiz-basyapiti-ayna/
http://www.tramvayduragi.com/bir-ustayi-anlamak-tarkovskynin-siirsel-aynasi/


Tarkovski ödül kazanan kısa filmi Silindir ve Keman’ın (1960) ardından ilk uzun filmi İvan’ın Çocukluğu'dur. İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanlarla birlikte casusluk yapan bir çocuğun hikayesini anlatan film, Venedik Film Festivali’nde büyük ödül kazanmıştı. Bunun ardından Tarkovski, epik ve alegorik bir film olan Andrey Rublev’i (1966) çekti. Yapımı üç yıl süren filmde 15. yüzyılda yaşayan bir ikona ressamının yaşamı, topluma, Tanrı’ya ve sanata olan inancını yitirişi ve sonunda, filmin bitimindeki ünlü çan yapımı sahnesinde ruhunun yeniden canlanışını anlattığı ,çağdaş Sovyet sanatçısının çilesine göndermeler yaptığı için yıllarca raftan inemeyen film, 1969’da Batı’da gösterime girdi ve büyük beğeni topladı. Tarkovski’nin çoğu filmi gibi burada da ağır ilerleyen, zengin dokulu bir tuval ve duygusal bir doruk noktası vardı. Tarkovski’nin sonraki filmleri ise genellikle başka dünyaları anlatıyordu: Solaris’te (1972) bir uzay gezgininin fantezileri gerçeğe dönüşüyordu; İz Sürücü (1979) gizemli ve yasak bir çorak “bölge”de geçiyordu; Kurban (1986) nükleer kıyametten birkaç saat öncesini konu ediniyordu. Kişisel ve çok katmanlı bir görsel şiirselliği olan Ayna (1976), sanatçının Sovyetler Birliği’nde İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gençliğine dönüyordu. Tarkovsky’nin gerçek hayattaki annesi, filmde sanatçının annesini oynuyordu, babası ünlü şair Arseniy Tarkovski’yse kendi şiirlerini seslendiriyordu. Tarkovski 1980’lerin başında SSCB’nin dışında çalışmaya başladı, 1983’te İtalya’da Nostaji’yi yaptı. Ardından Ingmar Bergman’ın yapım ekibinden oyuncu Erland Josephson ve görüntü yönetmeni Sven Nykvist gibi önemli kişilerle İsveç’te Kurban’ı (1986) çekti. Bu filmde Josephson, ancak büyük bir kişisel fedakarlık sayesinde dünyayı yok olmaktan kurtaran ünlü ve emekli bir sanatçı/entelektüeli oynuyordu. Zengin bir görselliğe sahip ve son derece ağır tempolu bu film Tarkovski’nin, en önemli odak noktasının bir özetiydi:

“Sanat nedir? (…) İlan-ı aşk etmek gibidir: birbirimize ne kadar bağımlı olduğumuza dair bir bilinç. Bir itiraf. Bilinç dışı olsa da yaşamın gerçek anlamını yansıtan bir edim –aşk ve fedakarlık.”

Ayna - Zerkalo (1975) 
 Tarkovsky'nin kendi çocukluğundan kalma bazı anıları ile, kırklı 
yaşların sonundaki bir adamın çocukluğu, annesi ve savaş ile
ilgili anılarında Sovyet halkına farklı bir bakış açısı ile
çocukluğun masumiyetinin savaşın dehşetine kurban gidişi anlatılıyor.


Ayna; ölüm döşeğindeki bir adamın anılarının bilinç akışı tekniğiyle anlatıldığı, düşlerin gerçeklikle iç içe geçtiği bir hikâyedir. Film süresince yüzünü göremediğimiz Aleksei’nin anıları ve pişmanlıkları, Tarkovsky’nin geçmişiyle büyük oranda örtüşür. İki farklı çocukluk dönemi ve anne figürü, tek karakter tarafından canlandırılır. Çocukluğunda koşulsuz anne sevgisinden mahrum büyümüş genç adamlar, hayatları boyunca karşı cinste annelerini aramaya mahkûmdur. Anneyle girişilen sevgi savaşından galip ayrılan her çocuk; kendini topluma ispatlama savaşından uzakta bir hayat geçirebilme ayrıcalığını da kazanmış olur.
Anlatılmakta olan hikâye, dibine kadar bireysel niteliklerle bezenmiş olmasına karşın, dönemin Rus toplumunu da betimlemekten çekinmez. Duvarlarından göz yaşları akan toplum; korku içinde ve baskılar altında yaşamaya alışmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanmış çocukluğun, saflığı nasıl yok ettiğini biliriz; ancak her şeye rağmen özlendiğini de hissederiz. Ne kadar aşağılık ve rezil bir yer olursa olsun, çocukluğun iyimser hayalleri sıkıca bağlandığımız kökleri bırakamaz. Aleksei; babası tarafından terk edilmenin acılarını yaşamıştır, ne var ki kendi çocuğuna karşı daha özverili davranmaz. Sonuçta herkes, er yada geç en nefret ettiği kişiye dönüşür.
Hikâye boyunca önemi arz edilen ‘ev’ kavramı, insanoğlunun hayatının her döneminde peşinden koştuğu ve ulaşmaya çalıştığı nihai topraktır. Yaşanmakta olan gerçeklerin yükünün altında ezilen insan için, anne yanında olunabilecek sığınaktır. Ailesinden gerekli sevgiyi görmüş bir çocuk için ev; tencerede sıcak yemeğin kaynadığı yerdir. Çocukluğu acılar içinde ve anne sevgisinden noksan geçmiş, ölümle yüz yüze bir adam içinse, babasının şiirlerini okumaktan gayrı sığınılacak hiçbir yer yoktur: Koş çocuğum, taşı bu bedeni güçlüysen ve bakır halkanı kovala, bu evrende elinde sopayla, artık her adım yaklaştırırken onu, yeryüzü neşeli ve kuru bir şekilde çınlar kulaklarında…[1]
Tarkovsky sadece Ayna’da değil, diğer filmlerinde de ‘gerçeklik’ kelimesinin altını özenle çizer. Gerçeklik, algıladıklarımızdan ibarettir. Oysa geçmişin düşleri, karanlık zamanları bile büyüleyici bir çekicilikle servis edebilir. Geçmişe dönüp baktığımızda; imgelerin büküldüğüne, şekil değiştirdiğine tanık oluruz. Belki de böyle olmasını isteriz, çünkü hayallerimizdeki cisimler; onları somut biçimde görebilme şansımız olsaydı muhtemelen o kadar da ihtişamlı görünmezlerdi. Bahsi geçen gerçeği bilen Tarkovsky için Ayna; anılarında saklı kalmış rüzgârla dans eden yaprakları ve leylak kokusunu somutlaştırma -ona ulaşma- uğraşıdır, tek bir farkla: düşlerdeki güzelliğinden hiçbir şey kaybettirmeden.
Sinemanın filozof büyük ustası Andrey Tarkovski’nin 1975 yapımı renkli ve siyah-beyaz “Zerkalo-Ayna” filmi, kişisel bir yolculuk. Mosfilm’in sunduğu bu yapımın senaryosunu yönetmenle beraber Alexander Misharin ortak yazmışlar. İlahi hüznü duyuran müzikleri Eduard Artemev bestelemiş. Resim ve fotoğraf sanatına saygı sunuşu yapan şiirsel görüntüleriyse kameraman Georgi Rerberg yansıtmış. Bu filmin kurgusunu yapmak sanatları derinden hissetmeyi gerektiriyor.Savaş esnasında yitirilen çocukluğun olanca saflığına tutulmuş aynadır. Tarkovsky’nin ailesi uğruna yaktığı hüzünlü -ve bir o kadar özlü- ağıttır. Tam da bu sebepten; sanat eserlerini kalıplara sokmayı ve üzerinden kuramlar türetmeyi büyük bir meziyetmiş gibi gören entelektüel kesim tarafından, asla gerçekten anlaşılmamıştır. Entelektüel her türlü okumadan bağımsız olarak, Tarkovsky eserlerini insan ruhuna seslenme amacıyla çeker. Onun filmleri sadece hissedilmelidir. Zira ‘anlaşılma’ çabası içerisinde izlenen ve -doğal olarak- anlaşılamayan Ayna’yı karmaşık oluşuyla suçlamak; Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosunu yeterince parlak bir tepsi olmadığı veya Balzac’ın Vadideki Zambak romanını şöminede yeterince harlı yanmadığı gerekçesiyle suçlamaktan daha mantıklı değildir.
Ayna; zaman zaman içimizde kıpırdanan kelebeğin, 108 dakikalık kanat çırpışına şahitlik etmektir. Uyanık ve duyarlı bir ruhla kelebeğe tanıklık edenler bilir ki: çağlar elbet değişecektir, ancak insanlığın özü ilelebet korunacaktır. Şu an için kendisini yüksek binalara -kafeslere- hapsetmenin peşinde de olsa, insanoğlu için doğaya ve çocukluğun saf huzuruna kanat çırpma vakti gelecektir. https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayna_(film,_1975)

''İsteyen herkes filmlerime içerisinde kendisini görebileceği bir aynaya bakar gibi bakabilir.''
''Benim işlevim filmlerimi seyredenleri sevmeye ve sevgilerini vermeye ihtiyacı olduklarının ve güzelliğin kendilerini çağırdığının farkına varmalarını sağlamaktır. 
''Her şeyi; bana acı veren, eksikliğini duyduğum, özlemini çektiğim her şeyi, beni bunaltan veya sevindiren, beni mahfeden ya da bana yaşama gücü veren her şeyi filminizdeki bir aynadan izledim. Benim için ilk kez bir film gerçekliğin ta kendisi olmuştu. İşte tam da bu yüzden gidip gidip filmi seyrediyorum, çünkü onunla ve onda yaşamak istiyorum.''
Bir izleyici... 










Ben insanım, ben orta yerindeyim evrenin,

Ardımda sayısız tekhücreliler, önümde sayısız yıldızlar.

Ben arasında bunların uzandım dosdoğru,

İki kıyıyı bağlayan deniz, İki uzayı birleştiren köprü.

Arseniy Tarkovsky bir şiirinden alıntı.



İvan'ın Çocukluğu (1962) 

Tarkovsky uluslararası sinema arenasında, ilk uzun metrajlı yapımı olan İvan'ın Çocukluğu (1962) ile dikkatleri üzerine çekti ve Venedik Film Festivali`nde büyük ödül kazandı.

http://www.imdb.com/title/tt0056111/

 İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında Sovyetler'deyiz. Babası savaşta olan küçük Ivan, annesiyle birlikte yaşadığı köyün Naziler tarafından basıldığına şahit olur. Köyü talan eden Nazi askerleri, Ivan'ın annesini küçük çocuğun gözleri önünde öldürürler. Bu korkunç olaya şahitlik eden Ivan, Sovyetler Ordusu'ndan Yüzbaşı Kholin'in koruması altına alınır. İçinde yanan ateşi dinleyen Ivan ise ölümcül bir görevi üstlenerek casusluğa başlayacaktır.

















İkinci filmi Andrey Rublev (1969), 1971'e kadar Sovyet yetkililerce yasaklanmış olarak kaldı. Cannes Film Festivali dahilinde, ödül almaması için kasıtlı olarak festivalin son günü sabah saat 4:00'te gösterilmesine rağmen bir ödül kazanmayı başardı.

Andrei Rublev (1966)


 15. yüzyılda Tatarların saldırıları altında inleyen Rusya'dayız. Andrei Rublev hem bir keşiş hem de ikona ressamıdır. Barbarlık, şiddet ve kana kontrast olarak doğanın mucizevi güzelliği ve inanç Rublev'in beslendiği kaynaktır. Ne var ki bir köylü kızını tecavüzden kurtarmak için bir adamı öldürmek zorunda kaldığında hayatı ve Tanrı inancını yeniden sorgular.


“Sanat Yaratıcının aynadaki cilvesidir. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka birşey yapmıyoruz. Bu yüzden, Yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmıyorum. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrıya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak. Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek, fethetmek demek değildir. “(France-Culture’ün 7 Ocak 1986 Sayısındaki Tarkovsky Röportajı)





Solaris - Solyaris (1972)
170 dakikalık filmin çekimleri Rusya ve Japonya'da gerçekleşti. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye adayı olan "Solyaris", FIPRESCI Ödülü ve Jüri Özel Ödülü sahibi oldu. 2002 senesinde usta yönetmen Steven Soderbergh'in yeniden çektiği bu eser, Tarkovsky'nin en önemli yapımları arasında yer alır.
Konu: Doktor Kris Kelvin, gönderilen bilim insanlarının geri dönmediği Solaris gezegenine gider. Burada olup bitenleri anlamaya çalışan Doktor, kısa bir süre sonra gezegenin sırrını anlayacak ve büyük bir vicdan muhasebesi yaşayacaktır.











      Ne olursa olsun bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının amacını açıklamak, yani insanoğlunun gezegenimizdeki varoluş nedenini  ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya bırakmalıdır.”(Mühürlenmiş Zaman- Andrei Tarkovsky) 

İz Sürücü - Stalker (1979) 
İz Sürücü, Tarkovsky sinemasının belirgin özelliklerinden olan ağır ve uzun planların, özenli kompozisyonların, derin anlamlar içeren diyalogların en güzel şekilde kullanıldığı filmidir.
Konu: Gri ve isimsiz bir kasabanın yakınında, askerler ve dikenli tellerle korunan Bölge bulunmaktadır. Karısının sayısız itirazlarına rağmen, karanlıkların içinden gelen bir adam çıkar. Bu adam İz Sürücü'dür. Sıra dışı zihinsel yetenekleriyle, insanları Bölge'nin içindeki, gizli dileklerin gerçek olduğu Oda'ya kadar rehberlik etmektedir. Bu kez, Bölge'ye yanında iki kişiyi götürmektedir; ilhamını kaybetmiş, alaycı ve yeteneğini sorgulayan bir yazarla, yolculuktan çok sırt çantasını önemseyen, sessiz bir profesör. Hiç kimsenin yaşamadığı Bölge'de, Oda'ya giden yol dolambaçlıdır. Oda'ya yaklaştıklarında, kurallar değişmeye başlar ve İz Sürücü kendini bir krizin içinde bulur.
Büyük mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantık-ut Tayr adlı eserinde, kuşlar, padişahları “Simurg”u bulmak üzere yola çıkmak isterler. Onlara en bilge kuş olan “Hüdhüd” önderlik edecektir. Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd’e başka sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar. Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg’a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir. Vadilerin adları sırasıyla: TalepAşkMarifetİstiğna(ihtiyaçsızlık), TevhidHayret, son olarak da Fakr ve Fena‘dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg’un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg’u gördüklerinde ise Simurg’un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir.
Stalker filmi de aynen Mantık-ut Tayr gibi tasavvufî anlamaya açık bir filmdir. Filmin tinsel katmanı, diğer katmanlarını içerecek ve kapsayacak kadar genişler. İnsanın hakîkat arayışının bir dışa vurumu olarak yansıyan filmde, bu arayışın çeşitli veçhelerini gözümüzün önüne getirmemizi sağlayan Tarkovsky, bir şekilde hakîkatle ilişkisi açısından üç ayrı insanla bizi karşı karşıya getirir. Mantık-ut Tayr’ın değişik özelliklere sahip kuşları gibi…
Akıl, filmde daha çok Bilim Adamı ile görünür hâldedir. “Soyutlamayla düşünmeyi bile beceremiyorsun. Belki profesörsün ama cahil olanından…” diyerek Bilim Adamı’nın aşağılayan Yazar açısından insan hayatı anlamını sanatta bulur. Ancak, bu iki insan tipinde eksik olan şey imandır. Tam bir iman insanı olan Stalker ise kendisini başkalarının hizmetine adamış acı çeken birisidir. Yazar, sanatın gücüne inanır, ancak şüphecidir. İman etmeyi, dua etmeyi kusur olarak görür.
Bölge’ye ulaştıktan sonra Oda’ya yolculuk en kısa yoldan değil, Stalker’in gösterdiği dolambaçlı yollardan olur. Düz ve en kısa görünen yol en doğru ve tehlikesiz olan yol değildir. Çeşitli zorluklardan geçildikten sonra Oda’nın önüne kadar gelinir. Ama Yazar ve Profesör odaya girme cesaretlerini kendilerinde bulamazlar. Çünkü Oda’da en derin, acılardan büyüyen en büyük istekler (söylenen istek değil) gerçek olmaktadır. Oda’nın hemen önünde hepsinin ahlâki zaafları ortaya çıkar. Profesör, Oda’yı, kötü niyetliler girmesin diye yok etmek üzere gelmiştir. Yazar ise kendisiyle yüzleşme, en derin acılarıyla yüzleşme cesaretinde değildir. Burada da tasavvufî bir analoji kurulabilir. Hüdhüd ve kuşların geçtiği zorluklarla dolu vadilerin benzerlerinden Stalker’ın yol göstermesi ile geçen bu iki kişi, en önemli yerde takılıp kalmıştır. Çünkü, geçtikleri vadilerin onlardan istediğini gerçekleştirememişlerdir. Ne inançları, ne kendilerine güvenleri, ne ahlakları buna yetmemiştir. Fena’ya erecekleri ve huzur bulacakları yerin bir adım ötesinde bulundukları halde imanları olmadığı için içeri girmeye cesaret edememişlerdir.
“Burada kimler Oda’ya ulaşmakta başarılı olıyorlar” diye bir soruya, Stalker ” iyiler ya da kötüler değil, ama umutsuzlar” diye cevap verir. Bölge ve Oda, umudunu, tutunacak dalını (Tanrıyı) yitirmiş insanlık için tek umuttur. İman etmeyi unutmuş insanlık için bir umut profilidir Stalker. Sevgide ve özveride kurtuluşu bulan, Bölge’yi “anayurdu” gören birisi. Bölge harici her yerin kendisi için hapis olduğunu söylemesiyle, “yurdundan ayrı düşmüş neyin hikayesiyle” ne kadar da örtüşüyor! Bölge, insanlık için bir anayurt, belki, kendisinden uzaklaştırıp sahtesine teslim olduğumuz hayatın bizzat kendisi! Hayata atılmış insanın, istekleriyle ve kendisiyle yüzleşmesi için, bencilliklerinden özveriye yolculuk etmesi belki de.
    “Zayıflık harika bir şeydir, güç hiçbir şey. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğü zaman ise sert, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken zayıf, esnek ve tazedir. Kuru ve sert hâle geldiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık ise varoluş tazeliğinin ifadeleridir. “(Lao Tzu…Filmde Stalker’ın ifadeleri )












Nostalji - Nostalghia (1983) 
Konu: Tanınmış bir Rus şair olan Andrei, 18. yüzyılda yaşamış ve Bolonya'da eğitim görmüş memleketlisi müzisyen Sosnovsky'nin hayatını araştırmak için İtalya'ya gelir. Güzel İtalyan tercümanı eşliğinde Toskana'dayken mutsuz evliliğinin, karısının ve çocuklarının Rusya'daki hatırası onu avlar. Seyahati giderek içsel bir serüvene dönüşürken mistik bir aydınlanma, şairin yolunu aydınlatacaktır.















Kurban - Offret (1986) 


 Alexander, bir gazeteci, bir oyuncu ve bir filozoftur. Yakınlarda gerçekleşecek olan doğum gününde tüm aile bir araya gelmeye karar vermişlerdir. Bu doğum günü Alexander ile oğlu arasında oldukça geniş kapsamlı bir diyaloğun başlamasına sebep olacaktır. Ancak vakit akşam olmaya başlayınca start alacak olan bir nükleer savaş bu kişisel hesaplaşmayı başka bir boyuta taşıyacaktır.














“Sanat nedir? (…) İlan-ı aşk etmek gibidir: birbirimize ne kadar bağımlı olduğumuza dair bir bilinç. Bir itiraf. Bilinç dışı olsa da yaşamın gerçek anlamını yansıtan bir edim –aşk ve fedakarlık.”
A. Tarkovski



Sinema insanlığa hiçbir şey öğretemez.Çünkü insanlık hiçbir şey öğrenmeyeceğini son 4000 yılda ispatlamıştır. 
Andrey Tarkovsky








“Tarkovsky bana göre gelmiş geçmiş en iyi, yeni bir anlatım yaratan, hayatı bir yansıma ve rüya olarak ele alan ve filmin doğasına sadık en iyi yönetmendir.”
Ingrid  Bergman
Kaynak: Mühürlenmiş Zaman




Yorum Gönder

Rüzgarlar ve Işıklar Şehri Bakü… Yoldayız-1.GÜN BAKÜ

Selam, aybalam dostlar ; Azerbaycan tatilimizi ve gezi izlenimlerimizi yazdığım bu yayınımıza hoşgeldiniz:) Paldır küldür karar ver...

Günün Resmi

Günün Resmi
Amerika Hayalim