2017-07-13

Secdus ve Başarı

7/13/2017 06:42:00 ÖÖ 0 Comments

''Akılsız adam taş gibi; suya düşerse batar. 
Saf yürekli adam şeker gibi;
Suya düşerse erir.
Bilge kişi yağ gibi;
Suya düşerse yüzer.''

Araştırma, öğrenme, ve başarı  dürtüsü üzerine;

Merhabalar yeniden yine ben hep ben👱👯😺😺😺 sizler benden sıkılana kadar artık hayatınızın bir köşesine yerleşip kulaklarınıza  fısıldayıp  kalbinize her daim  seslenen ben Tülin Özkul😻
Hep yazmak, hep okumak, hep araştırmak, hep izlemek , hep incelemek , hep öğrenmek   istiyorum. (içimde öğrenme oburu, öğrenme aşkı, canavarımla iki oda bir salon  yaşıyorum:)
Aradığım şeyleri, ihtiyacım olan şeyleri, işime yarayacak şeyleri, para kazandıracak şeyleri, eski ile yeninin , geri kalmış ile modernin birleşiminden doğmuş güzellikleri   nereden, ne şekilde, alırım? nereden bulabilirim? daha ucuzu, daha kalitelisi, daha güzeli daha farklısı var mıdır? Yedi cücedeki cadının ayna ile konuşmasına döndü benim bu konuşmalarım:)  ama  inanın ben sonuçta ne istediğimi tam olarak bilerek iş hayatıma başlayıp devam ettim. 
İlk önce,  iş kariyerime reklam ve bilişim sektöründe başladım, bunu takip eden süreç halkla ilişkiler, müşteri temsilcisi,saha danışmanı derken farklı sektörlerde şansımı denemek istedim. Öncelik sağlık sektörü, devamında enerji, inşaat ve son olarak da tekstil sektöründe gemiyi limana bağlamaya karar verdim. 
 İş kıyfetleri  ve alevalmaz kıyafetler tasarlayıp ,bu işin işince olmak, ürünleri üretiyor,ürettiyor olmamız sebebiyle  üretim, kumaş, tekstil, desen, tasarım, hayatımın odak noktasına böylelikle daha fazla  oturmuş oldu. Tabi biraz da bu işi para kazanacak katmerlenecek hale getirmek için uzun yıllar sektör içinde  pişmek,  yanmak, hamlıktan çıkmak, daha da  uzman olabilmeniz içinse bu işe  yıllarınızı veriyor olmanız gerekiyor. 
İş konusunda tecrübe sahibi oldukça, kurumsal firmalar, şirketler, satın almacılarla haşır neşir olup , portföyünü genişlettiğiniz  oranda  otomatikmen her konuda tecrübeli, yetkin, iş bitirici oluyorsunuz. Aman ha sakın ola ki  başarının  şansla geldiğini sanmayın;  tam tersi acıyla, yoğun mesai saatleriyle, iş güzarlıkla, işe düşkünlükle, eşinizi dostunuzu bu bitmek bilmez kariyer maceralarınızı ve umut verici projelerinizle bayıltıncaya kadar anlatmanızla , bir değil bir kaç kişilerin beynini yakmanız geç saatlere kadar çalışmanın, havayı koklamanın, iş kotarmayla, gerçekten çalışmayla geliyor. 
  Tamamen kendi işimizi  kurup bu yol üzerinden devam etmek istediğimiz bu dönem,  en sevdiğim, en başarılı olduğumuz  ve gücümüze  güç kattığımız bir dönem bizim için. 
Havada iş kokusu var, rüzgar, durum ve ortam herşey müsait, yeni kan alımlarına:))
Kafamızın en karışık durumlarda bile şaşkın kaldığı anlarda, kalbiniz neyi yapıp neyi yapmamanız gerekenler konusunda çoktaaaan doğru kararları alabilecek yaşları geçti de geçiyor  bile. Bu sebebten kalbimizi dinleyip uzun zamandır uğraştığımız madame savonu artık tamamen hayata geçiriyoruz. İş bilenin kılıç kuşanın diyerek veriyoruz kendimizi işin akışına..
En sevdiğim meslek olan  kurumsal pazarlamayı ben  çok  ama çok seviyorum. Bambaşka bir tadı, lezzeti var var bu işin.  Keyifli, eğlenceli, yeni insanlari yeni şirketler, bilmediğiniz bir sürü yeni konular,ardı arkası kesilmiyor.
 Hala bir çok şirket,  pazarlamacı nasıl çalıştırılır? nasıl motive edilir? pazarlamacıya nasıl hedefler verilir, bir pazarlamacının elini güçlendirecek şeyler nelerdir? diye düşünedursun, vizyonunu iyi belirleyen, vizyon ve misyon sahibi, yenilikçi,  elemanın önünü açan şirketler daha çok kazanırken yukarıda yazdığım soruların cevabını  bulamayanlara geçmiş olsun. 
Zaman,  gelenekselliği atmamızı istemez ama, yenilikçi olmak bize  daha fazla  alan açar, pazar yaratır, kurumsallaştırır, firmamızı olduğu yerden daha yükseklere taşıma enerjisine  sahip olur. 
Bu işi doğru yapmak adına, satışın çok yönlülüğünü iyi bilmek gerek; kurumsal satış'ta iki türlü satış vardır. Ezbere dayalı satış, birde sattığınız ürünü çok iyi tanıyor olmanız,  tüm ince detaylarını, avantajlarını, piyasa şartlarını,  muadil fiyatlarını biliyor olduğunuz satıştır. Sattığınız ürünü tanımanız gerekiyor, eğrisi doğrusu, eksisi ve artısıyla, içini dışını görmeniz, mümkünse kullanmanız, hangi atölyede  hangi üretim aşamalarından geçtiğini görmeniz gerekiyor. 
  Her ne iş yapıyorsak yapalım büyük ve küçük diye ayırmıyorum, iş  mekanizmasının haritasını çıkarıp, incelikleri içinde boğulduğumuz  ve  detaylarını karşı tarafa iyi bir şekilde prezante ettiğimiz iştir  asıl bizi başarıya taşıyan..
Demem o ki; çalıştığım her firmada, sevgiyle özveriyle çalıştım, kimileri kalbinizle değil mantığınızla çalışın der; ben her ikisini de ortaya koymaktan çekinmedim. 
İnanın bazı geceler  geç saatlere kadar çalıştığımı, bir toplantıdan diğer bir toplantıya koştuğumu, mesai saatlerimi  daha da çok uzatarak  fazladan mesainin dışına çıkmış olduğumu fark edip bunu da  fazla iplemediğimi  çok ama çok iyi bilirim. 
Bir desturum vardır, haketmediğim hiçbir parayı almam, almak da istemem. 
Bir diğer husus iş hayatınızdaki olumsuz seslere kulak asmamak, sonuç odaklı olmak, ve sebatkar sabırlı bir birey olarak ,iş disiplinin yakalayıp , iç disiplinde aranan eleman olmak.
 Birde  bunun üstüne,  doğru yerde doğru kurumdaysanız,  bu anlattıklarımın hepsi kariyerinizin  zirvesinde   sizin için büyük bir  nokta atışı oluyor.
Peki biz  bu işi nasıl yapıyoruz  detaylar nelerdir? önce neler yapmak gerekirse diye soracak olursanız, onu ayrı bir başlık altında '' pazarlama'da nasıl başarılı oldum, pazarlamada başarının anahtarları nelerdir? '' adlı  başlıklı yeni yazacağım  yayından  takip edebilirsiniz. 
Yeni mezun olmuş, yeni işe başlamış , pazarlama da dikiş tutturmaya çalışan pazarlama grubunun, belki de kurumsal küçük ve büyük ölçekli firmaların eminim verdiğim bu kimi amatör, kimi profesyonel nacizane bilgiler eminim çok ama çok işlerine yarayacaktır. 
İşimizi icra ettiğimiz bu yolculukta, bol sabır, bol emek, bol hareket, bol iletişim, bol ısrarın kol gezdiği hiçbir şey kolay değilir , kolay da olmayacaktır. 
Ekmek aslanın midesinde değil,  midesinin duvarına yapışmış durumdadır. oradan söküp çıkaracak tek kişi kendiniz, kendi irade gücünüz, isteme gücünüz, severek yapma , fark yaratma gücümüzdür. 
Fark yaratamadığınız, renkli ve samimi olmadığınız, doğru bilgi doğru hakkaniyet geliştirmediğiniz sürece, ne bu alanda ne de başka bir alanda başarılı olmanız söz konusu bile değildir. 
Başarının altın hikayeleriyle çevrelendiğim, işgüzar olduğum bu günlerde, okuma aşkımın, gezme ve keşif aşkımın tavan yaptığı, bir gün bir ofis açarım diye hayaller kuran  ben , tesadüf eseri keşfettiğim , kıyıda köşede  bilgilerini sakladığım, sahibine ayrı, mekanına ayrı, münhasır şahsına ayrı bayıldığım, hayallerimdeki yerle örtüşen bu mekanı yani Secdus'u  sizlerle tanıştırmak  istiyorum .

Kadıköy'de söğütlü çeşme camii sokak arasında, sanki londra da açılmış bir dükkan havasındaki bu yer, içeri girdiğinizde yerini masal dünyasına bırakıyor.  dışardan içerdeki her şeyin şahane olduğunu gösteren işaretleri yakalamamak mümkün değil, kapı üzerinde kitap okuyan bir kızın fotoğraf  baskısından da pekala durumu hemence kavrayabiliyorsunuz. 
İçerde neler olduğunu tabiki de yazmak istiyorum. Fakat benim dikkatimi çeken mekanın kendi içinde yarattığı kurumsal vaziyet. 
Aynen gözlemlediğim durumu aktarmak isterim; 

* Dükkan öncelikle, üç bölüme ayrılmış, giriş bölümü showroom, kahve içip dostlarınızla sohbet edebileceğiniz , ürünlerin sergilendiği, misafirlerin ağırlandığı odak noktası mekan.
*Merkezi iki'ye bölen, arka kısımda işin  toptan ve parekende asıl  satış ve pazarlamasının yapıldığı yer, bu yerde tele marketin, e-ticaret, reklam ve promosyon, yeni ürün araştırma, sosyal medya uzmanlığına kadar ne ararsanız var. 
*Son bölüm üst kat, bu bölümde de kalabalık gelen gruplar için, hem misafir edilecek ağırlanacak, hemde mini workshopların yapılabileceği ayrı bir bölüm hazırlanmış. 

Demem o ki sevgili dostlar,  Secdus'a  ailesinden kalan bu mekan yeri ve konumu itibarı ile zaten şahane bir yere oturmuş  vallahi gözüm yok inanın çok seviyorum:)))
 keyifle gidiyorum, keyifle alışveriş yapıyorum. Takdir ediyorum.  Mutlaka sizlerde gidin istiyorum. 
Fakat  benim anlatmak istediğim burada yapılan, tasarlanan ürünler için inanmaz bir kafa patlatıldığı, önem verildiği, işini fazlasıyla sevdiği belli oluyor mekan sahibinin, her ürün için okunan kitaplar, araştırma yapılan üretici firmalar, renk kombinasyonları, arge çalışmaları, neyin sevilip neyin sevilmeyeceği, marka olma yolunda ilerleme ve çizgisinden asla taviz vermeden bunu yapabilme gücü, herkes  bardak basıp yapabilir , herkes tabak  ürettirebilir, ama herkes zevk sahibi olup, vizyoner kişiliğe bürünemez. 
Secdus'un başarısı, vizyoner ve yenilikçi olmasından, ayı zamanda ananevi geleneklerinden kopmamasından kaynaklanıyor.
 Gözümden kaçmayan, açıkçası çok da hoşuma giden bu mekana özellikle  kadıköy'e her gittiğimde dostlarımı bir müze gezdirir gibi   götürüp gezdirmem hep bu yüzdendir. 
Her ne iş başarmak istiyorsak, yakınımızda bulunana izleri takip etmek yeterli ,yeterki algılarımız, seçiciliğimiz ön planda olsun, bırakın amerikayı yeniden keşfetmeyi, kaliteyi uzaklarda aramayın, kalite hep yanınızda yeter ki hep birlikte   görmek isteyelim. 
İzler yanı başımızda, yol haritaları ve tabelalar avucumuzda, sıkı tutarak, feneri biraz daha ileriye, çalıları geçip dağ manzarasının  bulunduğu noktaya tutarak yol almanız dileğiyle...
Sevgiyle kalın, saadet hep sevdiklerinizin  yollarıyla  kesişsin...

  ''Bu bir mektup olsaydı eğer güldürürdüm  seni mutlaka.
         Fakat bu bir şiir, bağışla''

2017-07-11

Amadeus Mozart

7/11/2017 11:15:00 ÖÖ 0 Comments

''İnsanlar sanatımın bana çok kolay bir biçimde geldiğini düşünerek büyük hata ediyorlar. Hiç kimse besteciliğe benim kadar zamanını ve düşüncelerini adamamıştır. 
Geçmişten şimdiye kadar yaşamış hiç bir büyük besteci olmasın ki,  onun eserlerini defalarca çalışmış olmayayım.''
 *Wolfgang Amadeus Mozart*

Herkese merhabalar, bloğuma hoşgeldiniz👍❤✋💗💜💛💚 Öncelikle sayfamı takip eden, yazdıklarımı  okuma inceliği gösterip güzel yorumlar yapıp beğenen ve takip eden tüm arkadaşlarıma ve herkese çok teşekkür ediyorum. Yazdıklarımı  gün be gün yenilemek, tazelemek ve her okuduğunuzda içinizin daha çok açılması, heyecanla karışık  merak etmeniz, ve daha çok  keyif almanız amacıyla devamlı yenilemeye çalışıyorum. Umarım bu konuda başarılı olma yolunda ilerliyorumdur. Her zaman yazmak hoşuma gitti, daha önce de iki kitap deneyimim, aynı zamanda çocukluğumdan beri günlük tutma alışkanlığım var, gündemle ilgili yazılar yazmak, özlü sözler kavanozu oluşturmak bende her zaman ilgi uyandıran dikkat çekici bir konuydu.  Yeni açtığım başlıklardan da anlayacağınız üzre, bir yandan gezilerimize tam gaz hız verirken, aynı orantıda da  evrensel sanata, dünya müziklerine, okunmuş veya yeniden okunacak tüm güzel kitaplara, özellikle farklı tadlar denemeyi keşfetmeyi seven benim gibi mutfak canavarı yeni lezzetler keşfi,mutfak icatlarıma (özellikle şu sıralar  eşimle birlikte çıkarmak için epey bir kafa patlattığımız, aynı zamanda bunu bir etkinlikle desteklemeyi düşündüğümüz içinde bin bir çeşit, yöresel tadlar, yöresel turşu kurma tekniklerinin de bulunduğu bir kitap müjdesiyle)  yolumuza  devam ediyoruz. Her başlık kendi içinde birbirinden çok farklı bilgiler aktaracak sizlere, elinizin altında bir nevi başucu kitabı, yaşam koçu niteliğinde ekstrem destek kıtası. Bu hafta  olabildiğince izleyip etkisinden kaldığım ve okuyarak çok keyif aldığım sürekli anekdotları not aldığım,  çok severek başucu kitabı yaptığım  yazarların o çok sevdiğim kitaplarını tanıtmak istiyorum sizlere, hiç merak etmeyin, her daim değişikliği seven ben, sizleri fazla sıkmadan , boğmadan çaktırmadan, hap  hup diye yapacağım bu işlemi, bir nevi bayıltmadan narkoz serenomisi:))  
Evrensel tarihin zengin geçmişine baktığımızda, kimler gelip, kimler geçmedi ki şu yeryüzü denen cennetin üzerinden, dahiler, ünlüler, başarılı kişiler, evrensel mottosunu yaşayanlar, büyük adamlar , hem bizim toprakların hemde uzak diyarların topraklarında bir zamanlar yaşamış dahi kişiler, örnek vermek gerekirse,  Kanuni sultan süleyman, Mevlana Atatürk, Mozart, Nazım Hikmet, Barış manço , Zeki müren, Kayahan, Nikola tesla, Steve joobs, Einstein, Tarkovsky,  Rodin, Sylvia plath, Camille claudel, Frida kahlo, Füreyya, Uzay Heparı, İrfan olga, Gandi, MalcomX, Emy winehouse, Freedie mercury , And warhol, Sakıp sabancı gibi,  benim izlediğim, gözlediğim hümanist ve akılcı yaklaşımlarıyla örnek aldığım, şimdi aklıma gelmeyen bir sürü başarılı güzel insan. Bu insanlar hayatlarının baharında, en güzel en verimli çağlarında, daha yapacak çok işleri olduğunu düşündükleri zamanda, ölüm meleği kulaklarına seslenip elem bir şekilde  bizi onlardan ayırmıştır.   Dünyanın  en güzel şarkılarını, en güzel manifestolarını, en güzel  ideolojilerini, en güzel seslerini, kalbimize dokunan  varlıklarıyla, ruhani güçleriyle  bizleri  yarı karanlıkta bırakıp   bu dünyayı terki diyar etmişlerdir. Hani derlerya tam da zirvedeyken, finişi burada kapatmak..Bedenen yok olmak, ama ruhen hala buralarda olduklarını bilmek, başarılarıyla, üstün zekalarıyla, dahiyane parlak fikirleriyle,  şahane pırıltılarıyla hala içimizde bir yerlerde yaşıyor olduklarını bilmek. Aynı zamanda da ilkeleriyle  günümüzü aydınlatan bu kişileri özlemek, bambaşka birşey, adı konulamayan, sevmeye dair sevmekten öte  birşey, bize yaşatmış ve hissettirmiş oldukları duyguları kanımızda, damarlarımızda, ürperen tüylerimizde, iliklerimizde hissetmek inanılmaz ruhaniyeti olan büyük bir güç.

Amedeus Mozartı ilk dinlediğim zaman, lisedeydim tabi çok üstünde durmadığım ama notalarından keyif aldığım öylesine dinlediğim, müzik zevkimin çok da gelişmediği seçici olmadığım  bir dönemdi benimkisi,  her türk genci gibi klasikden  hallice tamda  klasik  müziğin ta kendisiydi  bizim için, müzik öğretmenimiz  ruhumuzu okşayan o  müzikleri bir ders boyunca açıp dinletirdi bizlere, kimi dinlediğimi kim olduklarını  bilmezdim bile, fakat yıllar sonra müzik notalarını duyunca mozart, beethoven, bahc olduklarını , yani büyük  insan oldukarını müzik dehaları olduklarını bizde herşeyin layloylom olmasına rağmen tüm dünyanın ayakta alkışladığı bu adamların kim olduklarını o vakit anladım. Okul dönemimde, biraz suskun sessiz ve hüzünlü bir öğrenci olmam sebebiyle, şimdi arkadaşlarım eminim bu yorumlarıma çok ama çokk güleceklerdir. Çünkü girdiğim her ortmda neşe ve kahkalarımızın çınladığı bir an bile geçmez:))   içime dokunan, dünyayı daha çok sevmeme neden olan   bu büyülü notaları dinlerdim, keyif alırdım, güneşin sımsıcak içimizi  ısıttığı ,parlak taneleriyle yüzümüzü aydınlattığı  rengarenk ışık oyunlarıyla  birlikte camdan dışarıyı seyrederek ne hayaller , ne uzaysal yaşamlar kurardım bir bilseniz.
Hala da bu hayallerime inanırım, bir gün bir uzay gemisi gelicek ve beni bu dünyadan alıp uzak çok uzak diyarlara götürecek bundan adım gibi eminim. 
 Bugün bile gözümün önünde, aklımdadır oturduğum sıranın yeri, cam kenarındaki  kocaman nar ağaçlarının meyveleri camdan içeri giriyor, yemyeşil dallarıyla bizleri ve  müzik öğretmenizi selamlıyordu, keza aynı dönem içinde, dört sene  oğuz hocadan aldığımız kara kalem dersi de bu yönde her zaman  keyifle geçerdi. Okul hayatı  veya aldığım herhangi bir seminer, kurs yeni bir öğreti yeni bir bilgi,  benim için   her zaman ilginç ve yeni bir deneyim  olmuştur benim gözümde, bugün yeniden okuma şansım olsa yine gider okur, bilimin teknolojinin felsefe ve sanatın bir çok dallarının güzel öğretilerinin  geçtiği bu yollardan bıkmadan uslanmadan  yine geçerdim.   
Okula dair hatırladığım , ne matematik, ne fen, ne kimya nede başka şey, tek hatırladığım, sınıfın  duvarlarında yankılanan mozartın sesi, kara kalem  öğrenmek için verdiğim çabalama, tarih  öğretmeniz Vahdettin hocamızın  gür ve yankılanan güzel sesi, tarihi ezberle değil, kendi öğretileriyle bizlere anlatışı, bir dersten kredili sistem olması nedeniyle coğrafyadan kalıp bir yaz boyu güzel ülkemin tüm dağ ova göllerini ezberliyor olduğumdur. Erkeklerin askerlik anılarının bitmediği gibi, biz bayanlarında okul ve diğer maceraları bitmez, konu derin, çok dağılmadan direk olaya girmek istiyorum. 
Mozart'ı yıllar sonra hayat hikayesinin anlatıldığı bu filmde daha iyi anladım desem doğrudur. Hayat akıp giderken  önemli kişilerin  geçmişte neler yaptığına bakmak ve örnek almak lazım. Nasıl olmuş da kendisini bunca yıl hiç incelememişim, acaba gözden kaçırdığım başka kimler var, bence tüm başarılı insanların otobiyografileri okunmalı, gerekirse de hayat hikayeleri başarıları  gerçek yaşam öykülerinden derlenen filmlerle desteklenmeli.
Mozart döneminin en iyi sanatçılarından biri. 35 yıllık ömrüne, 626 eser sığdırmış, çok ama çok başarılı olmuş iyi bir müzisyen, müzik dehası, daha küçük yaşlarda piyano çalan mozart, her zaman müzik eğitimine durmadan uslanmadan devam etmiş, ömrü ünlü sanatçı ve bestecilerle bir arada geçmiş, çocukken bile bahc ile tanışıp konuşma şansı olmuş.  Hayat hikayesinin anlatıldığı Wolfang Amedeua mozartın hayat hikayesini anlatıldığı filmi yıllar sonra izleyince,  uzun bir süre başka bir müzik dinleyemedim.
 Evde, işte, her nerede ne yapıyorsam kulağımda  hep onun o güzel notaları,acı ve  hüznü ve coşku ve heyecanı oldu.  Nedense hep böyle hissediyorum sevdiğim şeyleri izledikten sonra, o kişiyi kendime yakın bulmak, aynı duyguları hissettiğimize inanmak, ortak bir nokta keşfetmek , ve aynı dili konuşmak çok önemli benim için. 

Bence bütün büyük dehalar hayatlarının  en verimli zamanında hayattan çalınıp  yokedilmişler.  Beyinlerinin  fazla çalışması, fazla yorgunlukmu?   fazla  efor sarfetmekten mi bilemiyorum. Bildiğim bu  güzel insanların  bizleri kendilerine alıştırıp daha sonra da istemeden de olsa terk etmek zorunda kalmalarıdır. Bu  gerçekten çok üzücü, çok yaralayıcı,  eminim başkalarıda bu haksız duruma karşı koyamamakla birlikte içten içe öfke duyup benim gibi üzülüyorlardır. Örneğin o kadar çok ölüm kaybı yaşamış müzik dehamız Sezen aksunun duygularını çok merak ederim. nasıl incindiğini,  nasıl üzüldüğünü, yanlızken  neler yaşadığını, acısını nasıl içine gömdüğünü hep merak etmişimdir. 
Yazdığı sözlerden de pekala anlaşılır bir durumdur onunkisi, aşk kadını minik serçenin  aşkını adadıkları adamlar bir yıldız misali kayıp gitmiştir ellerinden.  Bir insanı kaybetmek, heleki kucağında kaybetmek, son sözleriyle yok olduğunu görmek, acı sonunu izlemek çok kötü. 
Konuyu çok fazla  dağıtmadan sevgili mozartıma yeniden dönüyorum.  
Mozart, türklerin avrupada sık sık ünlenip adlarından sözettirdikleri bu dönemde  bizim kültürümüzden, müziğimizden, örf ve adetlerimizden etkilenip özellikle  mehter marşımızı dinleyip türk marşını besteliyor. Ve bu türk topraklarındaki dostluğun  daha derinlerde pekişmesine  vesile oluyor.   Saraydan kız kaçırma görsel bir şölene dönüşürken, mozart . sanatının altın çağını yaşıyor. Yaeni besteler yapmak,  o görsel şölenin bir parçası olmak, müziği içinde yaşatmak sadece kendisini değil, salonda bulunan izleyicilerinde büyük bir hayranlık ve takdir  kazanmasına sebeb oluyor.    Tüm avrupa, onun müziğinden, çekici gülüşünden, çılgın ötesi davranışlarından etkilenmiş ve bu müzik dehasına saygıyla beraber büyük bir sevgi duymuşlardır. Mozartın yapısında   her zaman neşeli, iyi niyetli, hem hüzünlü hemde  saf zekası, elinin beyninin dokunduğu herşeyi mükemmelleştirme ve düzeltme isteği  hislerin merkezine yerleşerek,  , sanatının ahenkli notalarını en üst seviyeye çıkartıyor.  
 kariyerinin zirvesindeyken, fazla çalışmak, fazla yorulmak, çocukken geçirdiği hastalıklar neticesinde mozartın kendisi  bir hayli yıpranmış, on beşgün hastalık evresinden sonra kimilerine göre ateşli romatizma, kimilerine göre adı konulmayan bir hastalık , ağır nükseden ateş sonrası
Mozart 36. yaşını doldurmadan elem verici  bir  şekilde geceyarısı hayata gözlerini yummuştur.  Ölümü öncesi son olarak söylediği şu sözler,

''Ölümün tadı dilimin ucunda. 
Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum.'' 

diyerek, ölüm anında bile duygusal zekasının görsel zekasından üstün olduğunu, daha hasta yatağında kendi ölümünü düşünüp reguiem yazması kanıtlar bir biçimdedir. https://www.youtube.com/watch?v=Zi8vJ_lMxQI   Cenazesi  kendisinin hiç haketmediği bir biçimde kaldırılmış olup, şiddetle yağan yağmurun altında öylece hastalıklı cesetlerin arasına , mezarlığa doğru  atılmıştır.   Bugün bile hayatının filme alındığı  son sahneyi  izlerken gözyaşlarıma hakim olamam  geçmiş, bugün ve geleceğe  ilham olmuş  ve olmaya devam edecek olan, her zaman adından sözettirmiş  her zaman  konuşulmuş  ve dinlenilmiş olan mozart dehasının böyle bir sonla bu dünyayı terketmiş olması çok korkunç..  İçimizi, içimi ve benim gibi düşünenlerin kalbini   müzik sevgisiyle doldurmuş müzik dehamız,   bugün yaşasaydı , müziğin ilerleyişinde ne kadar   büyük katkıları olabileceğini,  müzik hayatımızın bambaşka tonlarda, bambaşka renklerde,  bambaşka ayrımlarda müziklerüstü, insanüstü, doğaüstü gücü elimizde bulundurmayacağını  kimler bilebilirdi ki?

Bu dahi adam, gönlümü fethedip, fethetmekle de kalmayıp büyük bir saygı ve sevgiyi içimde yaşamama neden olan  bu olağanüstü güzel  insan, bu gün yaşasaydı eminim çok güzel  eserlere  büyük imzalar atardı.  Bu dehanın hayatından, müziklerinden  etkilenmemek na mümkün, çocukluktan itibaren kendini bu işe bu eğitime vermiş ve başarısının tesadüf değil çok çalışmaktan geçtiğini her defasında belirten sevgili mozartı umarım daha iyi anlayıp, eserlerini özenle, itinayla, sevgiyle inceleyip başucu müziğimiz yaparız. 
Dehalar ölmez, vaktinden önce gidenler,  onlar hep bizimle birlikteler, hep içimizdeler, sevgileri, özlemleri, ağusu ve kanatan acı özlemleriyle birlikte bizimle yaşıyorlar.   Bende bir nebze olsun kendisine sevgimi ve saygımı  göstermek istedim. Umarım ki  başarılı olmuşumdur.  sevgili Amedeus mozart seni, kişiliğin  ve bestelemiş olduğun harika eserlerlerinle ayakta alkışlıyorum. Ve  o kendinin,  senin,  en sevdiğim, en hüzünlü , en içimi parçalayan büyük eserinle  herkesi  baş başa bırakıyorum. Orkestra  müzik başlasın...

https://www.youtube.com/watch?v=k1-TrAvp_xs
https://www.youtube.com/watch?v=Zi8vJ_lMxQI

2017-07-08

Bir Zamanlar Anadoluda

7/08/2017 08:14:00 ÖÖ 0 Comments

'' Doktor, bir insan bir başkasını cezalandırmak için kendini  öldürebilir mi?
-Zaten intiharların çoğu başkasını cezalandırmak için yapılmıyor mu?''

Bir zamanlar anadolu bizlere ders verir nitelikte, ne güzel anlatmış yurdum insanın cebelleş dünyasını, sinsi kurnazlığını, şark da geçen yorucu, sıkıcı ama aynı zamanda dingin yaşanan olayları,  hiçbir şeyin bilindiği gibi dingin, sakin süt liman olmadığını,   
 Görünenin ötesindeki  insanın ruhunda neler koptuğunu nelere öfkelenip, neleri ciğer pare yüreğinde büyük bir kin ve nefretle  gizleyip hiç kimsenin aklına gelmeyecek hatta şeytanın bile aklına gelmeyecek tarzda boyundan büyük işlere kalkışıp, daha sonrasında da yaptığı şeylere vicdanı doğrultusunda kendi bile şaşkın olmasını  bir film bence bu kadar güzel anlatabilirdi.  
Gece bitmek bilmez. Anadolu’nun bozkırında saatlerdir süren bir cinayet soruşturması herkesi yoruyor, Film başlangıcında karanlıklardan büyük sükseli bir ışıkla bizimkilerin geldiğini görüyoruz.  Savcı, komiser, jandarma ve doktordan müteşekkil bir ekip, Kenan’la Ramazan’ın gömdüğü cesedi aramaktadır. Hemde öyle bir arama yok tüm gece orası mı? burası mı? yok olmadı aşağısı derken katil aslında öldürdüğü adamı bulmayı istemez, yüzleşmek zor gelir,ağır gelir kendisine, bu yükü zaten içinde taşımakta zorlanırken birde  karşılaşmayı kaldırabilecek kadar cesaretli ve güçlü değildir.  Kenan, Yaşar’ı gömerken sarhoş olduğunu, yalnızca top gibi bir ağacı ve bir çeşmeyi hatırladığını söylemiştir. Ceset ya o tepenin ardındadır, ya bu tepenin… Engebeli, yılankavi yolların sırtında iş uzadıkça uzar. Araba farlarının titrek ışığında kuru otlar savrulur, gölgeler büyür, karanlık adım adım koyulaşır. Herkes  bu geceyi beklemiş gibi birer birer dökülür, intihar eden kadının hikayesi ise başlı başına ayrı bir film konusudur.  Arap Ali, doktora yaklaşıp “Çoluk çocuk sahibi olunca anlatacak bir hikâyen olur. Fena mı?” der. “Bir zamanlar Anadolu’da, dersin, ücra bir yerde görev yaparken işte başımdan böyle böyle olaylar geçti dersin. Anlatırsın yani masal gibi.”

Filmde en çok etkilendiğim sahnelerden, gece rüzgar çıkıp, tüm yaprakları alıp götürdüğü vakit  karanlıkta doktorla savcının yaptığı uzun ve ağdalı  sohbet,  öyle bir sohbet ki derinlerde çok derinlerde  ikisinin de kanayan yarasını  kanatıyor.  Bence bu sahne çok etkileyiciydi, her ikisinin de özel hayatlarında gelişen ve kendilerini çıkmaza sokan bu ruhsal sorunları çok merak ettirmeyi başarıyor. Gece muhtarın evinde, elinde çay tepsisiyle ile gelen güzeller güzeli köylü kızımız,  filmin en can alıcı noktası, yönetmen burda nokta atışını yapmış, ikinci ve üçüncü atışa geçiyor, gece karanlığı, loş ışık, kısık lamba başlı başına bir senfoni orkestrası.
Katil genç içindeki pişmanlık sancısıyla farklı bir ütopyanın içinde, bedeni orda fakat ruhu çok bambaşka şeyler anlatıyor bizlere, ondan sebebi hayaller, gerçekler arası giden beyni ona akıl oyunları oynayıp duruyor.  Öldürdüğü adamı gördüğünü sanıp korku dolu gözlerle çevresine bakması da hep bu sebepten. 

Şimşek çaktığında, gördüğümüz heykeller ise olayı daha da esrarengiz, daha da gizemli hale getiriyor, yol boyu yapılan dieologlar ise müthiş, hepsinden ayrı bir acı tecrübe, ayrı bir hayat hikayesi, ayrı bir sitem akıp, hüzünlü sözleriyle, yarım yamalak cümleler ve birazda suskun sessizlikte,  dimağımıza vurulup kalıyor. 

Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), cinayet soruşturması ekseninde bir Anadolu panoraması, suç ve vicdan üzerine sade, derin bir tablo sunuyor izleyiciye. Temelde bir polisiye filmi olsa da türünün formüllerini ters yüz edip bir suç öyküsünü daha geniş bir kulvara taşıyor. Film, Doktor, Katil Kenan, Savcı ve Komiser Naci gibi dört ana karakterin hikâyelerini anlatırken, muhtardan Arap Ali’ye, jandarma komutanından morg görevlisine birçok yan karakteri de küçük ama etkili dokunuşlarla derinleştirmeyi başarıyor. Zira çok karakterli bir hikâyeyi dengeli bir şekilde, bir karakteri diğerine ezdirmeden anlatmak kolay iş değil. Dramatik ve hüzünlü olan öykü Ceylan’ın elinde duygusallaşmadan, siyasi ideolojileri savunmadan, senaryonun dönemeçlerinde soğukkanlılığını yitirmeden usulca akıp gidiyor. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin, özellikle filmin ilk yarısında sadece araba farlarını kullanarak yarattığı karanlık atmosfer seyirciyi içinden çıkılması mümkün olmayan bir labirente sürüklüyor. Yer yer görselden ayrışan ses tasarımı da bu labirenti katmerliyor.


2017-07-06

Kış Uykusu...

7/06/2017 06:44:00 ÖÖ 0 Comments

Nihal,
''Gitmedim, gidemedim''
Artık yaşlandım mı kafayı mı oynattım yoksa, başka bir adammı oldum. Nasıl istersen öyle düşün bilemiyorum, birkaç gündür içime yerleşen yeni adam ve  inadım gitmeme izin vermiyor, sende ne olur gitmeme izin verme.
Anladımki, beniartık İstanbul'a çağıran birşey yok, her yerde olduğu gibi, orda da herşey yabancı bana, bilmeni isterim ki, senden başka yakınım yok.
Seni her dakika, her saniye özlüyorum, ama gururum elvermediği için hiç bir zaman söyleyemiyorum. 
Senden ayrılmanın benim için ne derece korkunç, hatta olanaksız olduğunu çok iyi biliyorum. Tıpkı artık beni sevmediğini bildiğim gibi.
Biliyorum eski günlere dönemeyiz, gerekte yok buna.
Beni bir uşağın gibi, bir kölen gibi yanına al, ve hayatımıza senin istediğin gibi de olsa devam etmemize izin ver. KIŞ UYKUSU 2014

Nuri Bilge Ceylan bir kez daha insanı, masaya yatırıp “Bak bu zavallılığınız, bu iyi yanınız” diye kadavradan çıkardığı her parçayı müthiş görsellik için de insana göstermeyi bilmiş.
Filmin konusuna gelirsek, Aydın emekli bir tiyatrocudur; oyunculuğu bıraktıktan sonra Kapadokya'ya babasından yadigar kalan butik oteli işletmek için geri döner. Aydın o günden sonra başlayan kış uykusu bu gözlerden ırak otelin içerisindeki gündelikleriyle, kah yerel bir gazeteye köşe yazıları yazarak kah her zaman niyetlendiği ancak bir türlü başlayamadığı tiyatro tarihi kitabını yazmayı düşünerek geçer. Tüm bu süreçte hayatında iki kadın vardır: Kendisine her anlamda uzak ve soğuk davranan genç karısı Nihal ve boşandıktan sonra yanlarına taşınan kız kardeşi Necla... Kışın bastırması ve artan kar yağışı bu küçük taşrada en çok Aydın'ın sinirlerine dokunur ve onu uzaklara gitmeye teşvik eder..
Filmi ilk izlediğimde, şaşkın, üzgün,  midemden yumruk yemiş gibi hissettim.  Kış uykusu, gerçek ve hayali, hüznü, içinde sıkışıp kalmış özbenliği çok iyi  yerleştirerek vermiş , herkesin  kendi hayatından kesitler bulacağına inandığım bu film, eminim beni olduğu kadar bir çok insanları oldukları yerden sarsıp kendilerine getirmiştir.  Burada gördüğümüz karakterler, işte okulda, yaşadığımız yerde,  özel hayatımızda gördüğümüz kişiler değil midir?
Bir tarafımız aydın geçinip, kendi kabuğuna çekilip  gittikçe yanlızlaşan, herşeyin sadece kendisini bildiğini zanedip insanlara üstten bakan, entel dantel geçindiğini zannederken aslında bir hiç olan,  hani izin verseniz uzaydan kendine saydam cam kapsül  için de minik apartlar alma sevdasına düşen tiplerdir.  Kendi olduğu kadar karşısındaki insanı da acı mertebesini en üst seviyesine çıkarıp, sabrını sınırını en üt seviyelere çekip,  okkalı  güçlü insan model rozetini  yakasına yapiştıran bu tipler, bizi her zaman yormamış mıdır? Gözünüzün bile yaşına bakmadan bencilliği en üst seviye yaşayan bu insanlar ömrünüzden ömür alıp, saçınızı başınızı yormanıza da sebeb olmuştur ayrıca.
Ben bu filmde Haluk bilgenin güçlü  oyunculuğunu çok sevdim tıpkı daha öncesinde masumiyet filminde tüm samimiyetini, tüm insancıllığına inandığım, oyuncu olmanın tüm gücünü , tüm otoritesini  ortaya koymuş olmasından dolayı. Heralde bu filme en çok yakışan kişidir kendisi. 

Başlı başına  filmi tek başına  omuzlarında taşıyan bu adam, benim her zaman dikkatimi çekmiştir. Güçlü ve tok sesiyle sinemaya çok yakışıyor, herşeyi ağırlığınca ederiyle taşımayı biliyor. Ve  kariyerin tam da zirvesinde. 
Nihal karakteri daha naif ince ruhlu hassas, kendi ekseninde  boğulduğu dünya, bambaşka bir avatarda geçiyor sanki, onu anlamak, dinlemek, piskozlarının içinde yüzmek, algılarınındaki gücü hissedebilmek,  devamlı bir acı çekme ruhaniyeti içinde debelendiğini  görmek insanı üzüyor, filmi izlerken tüm bu karşılıklı diologlarda hem ağladım hemde çok acı çetiğimi itiraf etmek istiyorum.  Bu anlaşılabilir birşey değil, ya hayatı yoğun yaşamalı yada çok yüzeysel davranabilmeli, hem karşı cins için  hem de kendi için kendini ifade etme gücünü göstermeli hemde bunu yaparken hayatın tam ortasında yapmalı, 
Filmin ana karakteri ne kadar aydın kişisi  üzerinden gelişse de ben kadın olmanın dayanılmaz hafifliğini de kullanarak, filmin nihal yönünü daha çok sevdim. Hüzün  duyguları barındıran genç bir kadının  duyguları belki de en gerçekçi en kimseye pamuç  bıraktırmaz duygular, Aynı zamanda kırılgandır kendisi, umutsuz, heyecanını yitirmenin verdiği hüzünle  yüreklerimizi ayrı bir parçalıyor.
Aydın karakterinde ise , hiç biryere ait olamama ,ruhunun daralması, içten içe körelen altbenliği,   uzaktan da olsa karısını dizginleme, bastırma, sindirme politasıyla, yüzleşemediği korkularıyla, ne yapacağını bilemeyip, asıl bildiklerinin doğruluğundan şaşmayıp, illede bunu diretme bilgiçliği.
Film kendi içinde yaşamanın amacını, kadın erkek ilişkilerini, aile kopukluğunu ve kopukluktan gelen mini depresif hataları,  içgüdüsel olarak korunmayı, bazı sözlerin büyüsünden sebeb, kendi içinde kimseye çaktırmadan yaşamayı, duygularını saklamayı, bazen uluorta haykırırcasına söylemeyi,  övmeyi övünmeyi , unutmayı ve hatırlamayı, sevmeyi ve arkasına dönüp gitme isteğinden kayaklanan acı duyguları anlatıyor.
Evrende yanlız değiliz, hiç bir zamanda olmadık, tek yanlızlaştırdığımız içimizdeki tekil kişiliğimiz, ne zaman kişiliğimizi ve üst benliğimizi özgür bırakırsak, çoğalmayı, çoğul olmayı, karşımızdakini olduğu gibi kabullenip, olduğu gibi sevmeyi öğreneceğiz.  
Sevmekte bir sanattır. Her sanat kendi içinde büyür, ve farklı dallara  ayrılır, her dalın ucunda farklı bir uhrevi güç vardır. Güçler birleştiğinde sevgi ağacımız kök verir durur genişleyen evrenin merkezine, köklerimizle, ayrık otlarımızla, garip fikirlerimizle, bizi biz yapan olgularımızla, büyüyüp yeşermek, büyüyüp daha da çoğalıp, büyüyüp büyük işler yapmak elimizde. İSTANBUL 2017

2017-07-05

İçimdeki Tarkovsky

7/05/2017 04:31:00 ÖÖ 0 Comments



 Çocukluk anıları rüyalar içinde rüyalar, yeşil, mavi, kırmızı ve bordoya benzer hareler, gözümün önünde.

kıyısında uzun kavak ağaçlarını rüzgarda savrulduğu kır yaşamı,çocukluğumun en ince ayrıntısına kadar aklımda yer alan büyülü dünya, soluğumdan, nefesimden,gölgeler ve hayallerden, ciğerlerimden bir türlü söküp atamadığım, pervasızca uçup giden, peşimi bırakmayan milyonlarca anıların havada savrulan toz zerrecikleri, küskün duvarımın yüzeyinde şapkasıyla ayçiçeği tarlasında bana bakan dünyalar güzeli sarışın kız,
Doğadaki evrensel yaşamın içindeyim,küçük sırça köşk misali hep mi ordaydık yoksa sonradan mı kendi doğal doğamızın ruhuna kavuştuk?.
Rüya olmadığını bildiğim bir geçişe doğru, kafka misali  kaplumbağasını arayan ayakkabıları çamurlu kıza dönüşüyorum. 
 Yedi yaşımda, yedi cin fikirle, karakız edasıyla evimizin verandasından güneşin batışını izliyorum. Serin rüzgar ağaçları kökünden savurup, üzerime gelen bir hayalet gibi,yüzümü yalayıp geçiyor. Ellerimi uzatıyorum gökyüzüne, biliyorum ki kimse duyamaz burada sessizliğimin sesini. Elimde safça oynadığım oyunun feliçita şarkısı https://www.youtube.com/watch?v=cmVO8RG2LDc içimden susmak gelmiyor.
 Canım annem incecik dal gibi, elinde yetiştirdiği, kocaman devasa yeşil canavar ölgün çiçekleriyle, o zamanlar çok hatırlayamasam da elimdeki siyah beyaz fotoğraflarla birebir örtüşen hüzünlü yüzü, Üvey abimin kıvırcık saçları, küçük kardeşimin elindeki kırılmış bebek başı:(
Koşuyorum, uzun kavak ağaçlarının arasından ormana doğru kardeşimle birlikte,
Küçük bir su birikintisinin  başındayız, izliyoruz, uzun sessiz derince akan su başımı döndürüyor, yanlarına sıra sıra sıra dizilmiş papatyaların kokusu nefesimi kesiyor,doğa uyanışını gerçekleştiriyor,tüm çiçek dalları pıtırcık çiçeklerini  gözümün önünde birer birer açtırıyor, elimi uzatıyorum, korkuyorum mutluluğum ve heyecanım evrenin içinde akıp gidecek diye.
 Kitli kaldığım evden geçip giden atlı arabasına sesleniyorum,korkulu yüzüyle dönüp bakıyor bana. 

Ellerimdeki fotoğrafları hoyratça yırtıp saklıyorum, yanlız olmak istemiyorum bu evrende, annemi, babamı, çok seviyorum, ısıklar sönünce, başımı yorgana gömüyorum, ormandan gelen sesi dinliyorum, devasa bir ışık hüzmesi gecenin karanlığında babamı getiriyor. Babaannem, gece vardiyası bize börek getiriyor. Yine hayallerimin içine büyük umutlarımı yerleştiriyorum. Tek istediğim ve tek düşlediğim, olmasını istediğim şey, beyaz  bir hediye, peynir, pıtır tadında:)
Kardeşimle ilk hediyemiz, gökkuşağı renginde uçan balon, gece karanlığında gökyüzüne doğru havalanıyor, parlak simli pullarıyla ellerim,ağzım yüzüm her yerim pullanıyor, balonumla uyumak istiyorum.  
Kopuk kopuk gelen anılarla, bugünü ve yarını  düşünüyorum. Elimdeki yıllarını bizle geçirmiş, samsun hatırası altın yaldızlı mini aynada kendimi kaybediyorum. Her zaman aklımdan çıkmayan hep aynı  ev rüyalarımı,kabuslarımı, gece apansız içimi titreten bebek çığlıklarını, kardeşimi kaybettiğim, her yerde onu aradığım rüyamı düşünüyorum. 
Duvar kenarında bir yataktayım, rüyalarım iç içe geçiyor, dilsiz, kekeme kız beni korkutuyor, elimde doktor çantası, balkona koşup düşecek gibi oluyorum.
Birden gün aydınlanıyor, güneş en sevdiğim dostum benim. Sıcak, çok sıcak, yüzümde tebessüm yürüyorum yol boyu, elimi inceliyorum,derisini, şeklini, aynı zamanda biçimli küçük oluşunu, aynı zamanda insan olmanın garip duygusunu,işaret parmağı üzerinde derimi sızlatan  her baktığımda beni tebessümleten yarayı.
 Yabani, korkak, çekimser ve de şımarığım, çocuk değilim artık büyüyorum.
 Doğa yerini eşyalara farklı öznelere bırakıyor, En sevdiğim şey,kardeşim, sarı kedim, peynir, yumurta, ve çatıya  gizlice çıkardığım kırmızı bisikletim⦽✌✌🎶 

Rüyadan uyanır gibi geçmişe dönüyorum, korkuyla uyanır gibi, önce sıcak, sonra soğuk, yürüyoruz kardeşimle  yol boyu, uzun uzun, koşarak dinlenmeden,  kar lapa lapa tepemizde,kararlıyım kırmızı paltom olduğunu hissediyorum, ardımda  annemin dikiş makinesinden çıkan ses beni yakalıyor, avucumda kumbaramı saklıyorum,içindeki   parayla  uzaklara gitme düşüncesi geçiyor  içimden, perdeleniyor beynim ve kalbim  rüzgarın savurduğu yok olan, hiç olan  ben kişiyle
Çocukluk çabuk bitiyor, gençliğe uzanıyor anılar, rüyalar hatırlanası şeyler,  en sevdiğim arkadaşım nezahat, en sevdiğim mektup taşın altında, en sevdiğim kardeşim şimdi uzaklarda, en sevdiğim şiir okunmadı henüz,  kendimi bulmak istiyorum ,en çok kaybolduğum, en çok yaralandığım yerde,
 7. YAŞ SAMSUN

Rüzgarlar ve Işıklar Şehri Bakü… Yoldayız-1.GÜN BAKÜ

Selam, aybalam dostlar ; Azerbaycan tatilimizi ve gezi izlenimlerimizi yazdığım bu yayınımıza hoşgeldiniz:) Paldır küldür karar ver...

Günün Resmi

Günün Resmi
Amerika Hayalim