20.12.2017

Zoraki Kral (The Kings Speech)

12/20/2017 10:38:00 ÖÖ 0 Comments

Kendi adıma Zoraki Kral filminin yaratıcı fikrinin sadece iki kelimeyle ifade edilebileceğini düşünüyorum: Kral, kekeme. Çok sayıda çatışma ve mücadele vaade den dikkat çekici bir fikir. Bir kral konuşma yapmak zorunda illa ki kalacaktır. Ama düşünün ki tam da Kekeme Kral’ın ülkesinin başına geçmesiyle II.Dünya Savaşı patlak verir. Ateşli savaş konuşmaları yapmak kaçınılmazdır. Kekeme Kral’ın dünyadaki rakibi ise hitabeti ile dinleyenleri hipnotize edecek kadar güçlü bir hatiptir (Hitler). Bu güçlü hatibin karşısında kekeme bir kral olmak bir senaristin aklına gelemeyecek kadar gerçek ve güçlü bir çatışma…

Kral 6. George'un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan bu filmde, 1930'lu yıllarda apar topar tahta çıkmak zorunda kalan kekeme bir İngiliz Dükü'nün ve onun hem Kral olabileceğine hem de kekemeliğini yenebileceğine olan inancını güçlendirmek için elinden geleni yapan dost bir terapistin yaşadıkları anlatılıyor aslında  filmin  özünde. 
Filmin senaristi David Seidler'in hikayesi ilginç. 
Çocukluğunda kekemelikle başetmiş biri Seidler. Savaşın travmasından ve sonra da ailesinin soykırıma uğramasından dolayı kekemelik yaşadığına inanıyor. Kral 6. George'un de kekeme olduğunu çocukken öğreniyor ve bundan çok etkileniyor. Seidler büyüyüp bir yazar olduğunda kralın hayat hikayesiyle ilgili bir şeyler yazmak istiyor. Yetmişler ve seksenler onun için Kral ile ilgili geniş araştırmalar yaparak geçiyor. En sonunda Kral'ın terapisti Louge'un oğluna ulaşıyor ve Logue'un günlüklerini okumak istiyor ama Kraliçe, kendisi yaşarken günlüğe dokunulmamasını istiyor, bu yüzden Seidler projeyi erteliyor ve bu hikayeyi filmleştirmek 2010 yılına kalıyor.

Film ağır ve ciddi yapısına rağmen, belirli bir mizah anlayışına sahip. Gene  okuyup öğrendiğimiz bilgilere göre, terapist rolündeki başarılı oyuncu Geoffrey Rush ile Kral 6. George rolündeki Colin Firtharasında geçen mizahi diyaloglar, Logue'un günlüklerinde yer alan gerçek diyaloglar.

Politik anlamda İngiltere'nin o dönem ki barışçı (ya da tavizci?) politikasının da üzerinden şöyle bir geçen film, bu konulara çok derin dalmadan biz seyircileri Kral 6. George ile özdeşleştiriyor ve özellikle son sahnelerdeki gerilimli halka seslenme konuşması sahnelerinde adeta nefeslerimizi tutup dakikaların nasıl geçeceğinden endişe ettiriyor. Adeta kekeleyen titreyen terleyen biziz ama Logue'un ve eşimizin desteği sayesinde hepimiz  sakin olmayı öğreniyoruz, tane tane, düşüne düşüne, kendimize güvenmeye başlayarak, Kral olduğumuzu hatırlayarak, işimizi ciddiye alarak, geçmiş travmalarımızı kovarak, yapıyoruz konuşmamızı, çıkıyoruz odadan, ülkemiz sağ, biz selamet:)

Fazla söze gerek yok, özellikle oyunculuk performansları, dramatik/gerilimli anları ve zeki esprileri için kaçırılmaması gereken bir yapım. 


Bertie (asıl adı  Albert Frederick Arthur George) Avustralyalı kariyeri olmayan bir adamın (Lionel Logue) “unorthodox” yöntemleri ile konuşma güçlüğünü yenmede çok büyük bir aşama kaydedecektir. Her iki karakter de filmin başındaki hallerine göre filmin sonunda daha olgun bir karaktere dönüşmektedirler.
Filmin Başında:
Bertie: Kekemeliğinin kökenlerine eğilip korkularıyla yüzleşmektense fiziksel sorunu için yüzeysel çareler arayan ve kendisine yardımcı olmak isteyen Lionel’e ısrarla resmi hitap şekilleriyle hitap etmekte ve her fırsatta sosyal statülere uygun davranmaktadır. Kekemeliğinin hem sebebi hem de sonucu olarak çok büyük korkuları olan bir karakterdir.
Lionel: Öğrencisinin kimliğini yani statüsünü hiçe sayarak arketipinin gereği, manuplatif, yöntemlerini amacından üstün gören olgunlaşmamış bir davranış şeklini benimsemektedir. Uzmanlık alanında resmiyette tescil edilmiş kariyeri olmadığı halde kariyeri varmış gibi davranmaktadır. Öte yandan karşısındaki prense, kraliyet varisine ısrarla ilk adıyla hitap etmektedir: Bertie.
Filmin Sonunda:
Bertie: Karakterlerin olgunlaşmalarını karşılıklı olarak son derece net ve sade bir şekilde ifade ettikleri karşılıklı diyalog her şeyi anlatmaktadır. Kral, radyo konuşmasını beklenmedik bir başarıyla tamamladıktan sonra şükran hisleriyle elini Lionel’e uzatır ve ilk adıyla hitap eder. Kral artık korkularıyla yüzleşmiştir ve seyirciyi ajite etmedenkorkularını ve kekemeliği yenme hususunda çok büyük bir aşama katetmiştir.
Lionel: Kral’a kral gibi davranmayı öğrenmiş ve kendine legal bir statü ve kariyer edinmeyi (şovalye) ister hale gelmiştir. Finaldeki el sıkışma sahnesinde o da krala (film boyunca ilk kez) “Majeste” şeklinde hitap edecektir.
Bertie, arketipinin ne olduğuna dair ipucunu kendi ağzından ifade edecektir. “Ben bir deniz subayıyım, kral değil”. Yani; Zoraki Kral filmi, bir gölge savaşçı (korkak) ile bir manuplatör büyücünün olgun erkeklik güçlerini, düşe kalka, çatışa çatışa birleştirerek birlikte olgunlaşmalarının hikayesidir.
Yeni güzel film seansımızda görüşmek dileğiyle:)))

16.12.2017

Eternal Sunshıne

12/16/2017 02:25:00 ÖS 0 Comments


Aşk sevgi, ihtiras, bağlılık ve tutku,  denilince aşkla ilgili  aklımıza  gelen ilk cümleler bunlar olsa gerek.  Hayatımızda büyük aşklar yaşarken,  bizzat kendimizinde bu duyguları hissetmemiz ve bu olgulardan yola çıkarak ve gerçek hayat ve film arasında bir bağ kurmamız boşa değildir.
Tesadüf eseri karşılaşıp birbirlerine istemsiz bir şekilde aşık olan çiftimizin yaşadıklarını anlatan bu filmimizde aşk acısı çekmemek uğruna nelerden vazgeçtiklerini, nasıl bir yanlızlığın ve unutmanın eşiğine geldiklerini,  hayatlarındaki en güzel günleri birlikte  mahvetmelerinin filmi diyebilirim ben buna.
Konusuna gelince, bir anda karşılaşıp aşık olduktan sonra  yollarını ayırmaya karar veren çiftimiz yaşadıkları her şeyi unutmak adına bir makinaya bağlanıp, anılarını sildirmek isterler.
Anılar silinir silinmesinede,  son dakka vazgeçmek  istedikleri için, ne zamandan ne silinen anılardan nede bu icat edilen makinadan kaçış yoktur artık her ikiside için.
Çocukluklarına, anne babaya, sevgiye, yanlızlığa, aşka doğru yelken açan anılar dizisinde, sevgililer  kafalarının içindeki ki kendileriyle, benim burda beynimin yanmaya başladığı andır,   bir araya gelip, saklanmak gizlenmek pahasına her silinen anının arkasından baka kalırlar öylece. 

Bu esnada bizlerde  çiftimizin  sevgili oldukları bu günler içinde ,  ne güzel günler yaşadıklarına şahit olmuş oluyoruz hep birlikte.

Mesela, ilk karşılaştıkları andaki halleri duruş ve tavırları, kılık kıyafetleri gerçekten çok tatlıdır, özellikleri kızın saçlarının mavi oluşu, biraz daha girgin, girişken ve kendini ifade ediyor oluşu.
Erkeğinse daha içsel, daha içine kapanık, utangaç halleri, ama ne istediğini ve bilen biri olması   gözümden kaçmamıştır. 

Ayrılma aşamalarında, ben burada ikisinede çok kızdım, bu kadar birbiriyle anlaşıyorken siz  nasıl bir artisliktir ki ayrılma kararı alıyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz arkadaş bu hayattan, seviyorsunuz, seviliyorsunuz, iyi de anlaşıyorsunuz, bir şeylerin değerini anlamak için illaki kaybetmek mi gerekiyor?

Aşk bitti deyince öyle hemen bitmiyor ki ayrılık acısı var, aşk acısı var, aşk sefaleti var, yanlızlığı var, gözyaşı elem keder var, kalp kırıklığı, gece uykusuzluğu ve daha neler neler bekler sizleri.
Aşık olup ayrılmak kolay mı acaba?

Sonuç olarak, ayrılık sonrasında her ne yaşanıyorsa, kimyamızdan neler gelip neler geçiyorsa, çiftimiz bunlara dayanamıyor olacak ki  aşık olduğunuz kişiyi unutmanın, acı çekmeye son vermenin en iyi yollarından biri olarak soluğu hafızayı sildirme merkezinde alıyorlar.
Filmi izlerken bile insanın boğazına bir yumru gelip oturuyor oturmasınada herkes hayatta  bir kere aşık olup bu illete yakalanmıştır diye düşünerek filmime kaldığımız yerden devam ediyorum.

Tabi burada eskaza bir parantezde açmak isterim.

Hayatlarında  hiç aşık olmamış insanlara nacizane tavsiyem;

Deli gibi sevin, tutkuyla sevin, her şeyinizle tüm benliğinizle sevin fakat, mantığınızda bir parça önde olsun, gözünüz tamamıyla kapalı olmasın. A şk kesinlikle bir hastalık bunu tüm dünya hatta sağır sultan bile duydu. Aşkın gerçekten gözü kör eden kimyasal bir yapısı var, vücut neye göre enerjisini yayıyor, beyin neye karar veriyor, kalp ne hissediyor bilemem ama sonuçlarının ağır olduğunu çok yakinen bilen bir insan olarak, kime, neye aşık olduğunuzu iyi bilip, hayatınızın kararlarını ciddi anlamda gözden geçirip o şekilde yaşayın her ne yaşayacaksanız derim.

Yeni yıl yaklaşıyor, güzel bire sırt  çantası(ELLE)  özellikle üzerinde gri, kahve ve siyah keçe malzemesinin bol olduğu, ve sivri  burunlu bir bot kestirdim, gözüme görmek isteyenler için  burada  görsli mevcut. Yeni bir yerde çalışıyor olduğumdan masam için şirinmi şirin küçük bir kaktüsde dikmiş durumdayım, merak edenler için  kaktüs bakımı nasıl yapılır  yazısından hem yapılışını hemde görsellerini indirip detaylı inceleme yapabilirler. Kış mevsimi için Starbuck'un  yeni fincanları var çokda güzeller neden olmasın diyerek buradan seçerek,  hazır gitmişken de  güzel  vanilyalı filtre kahve içmenizi öneririm. 

Güzel bir yıl dileğiyle, sevgiyle

Aşkla ilgili  film tavsiyelerimden bazıları; aklıma geldikçe ilave ederim:))

*LOVE STORE

*KASIMDA AŞK BAŞKADIR

*NOT DEFTERİ

*50 İLK ÖPÜCÜK

*TİTANİK

*SOĞUK DAĞ



12.12.2017

Yıldızlar Arasında (İnterstellar)

12/12/2017 01:01:00 ÖS 0 Comments


Az önce trailer'ını yeniden izleyip içimde yeniden seyretme isteği uyandıran ,ağlamak ve ağlamamak arasında kaldığım filmdir kendisi. 

Bu nasıl bir film, nasıl bir yok olan dünya, nasıl bir gezegen ve macera dediğinizi duyar gibi oluyorum en azından izledikten sonra:)))
Arkadaşlar film uzay filmi ama bende bir ağlamaklı haller, adamın acımsı acısı resmen ciğerime kazındı desem abartmamış olurum. 
Filmden izlenimlerime geçecek  olursak, öncelikle filmin konusu şu şekilde ilerliyor. 
Teknik bilgisi ve becerisi yüksek olan adamımız Cooper, geniş mısır tarlalarında çiftçilik yaparak geçinmektedir; amacı iki çocuğuna güvenli bir hayat sunmaktır. Dünyalar tatlısı, güzeller güzeli birde aklın ve duruşuna hayran olduğum çok cici bir kızı vardır. Onlarla yaşayan Büyükbaba Donald'ın torunlarıyla da  oğluyla da arası çok iyidir.    
 Geçmişte bıraktığı bilim insanı kariyerini özleyen baba Cooper'un karşısına bir gün beklenmedik bir teklif çıkar ve ailesinin, dahası insanlığın güvenliği için zorlu bir karar alması gerekir... Burada araya girerek, eklemem gerekirse, dünya yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ve insanlık yeni bir yaşam kolonisi kuracağı  yeni bir dünya aramaktadır. 
Cooper her şeye rağmen dünyada yaşamın yok olması nedeni ve insanlığı kurtarmak adına  babasına ailesinini emanet ederek, ekibiyle birlikte uzaya yolculuğa çıkar.
Kara delik , yıldızlar arası metafor geçişleri  muhabbetinden dolayı uzayda  zaman ve mekan kavramı çok farklı işlenmektedir. Ekibin her yaptığı yanlış hata ve  kara deliğin içinden geçerek   zamanı daha da  çok ilerleterek , dünyadaki  bir saatin orada 10 yıla tekabül etmesi ve zamanın hızlı geçmesine neden olmaktadırlar. 
Sonuç olarak, filmde devamlı bir esrarengiz hava hüküm sürerken,  Einsten'a ve onun izafiyet teorisine göndermeler ve belgesel niteliğinde araştırma konularının bol bol  keyifli bir şekilde işlendiğini görüyoruz.  Uzayı ve uzaysal gelgitler, uzayda bükülmeler, eğrilmeler dehşetengiz  konular biribirinden farklı  şekillerde  örülerek,  kafamızda soru işaretleri bırakarak film ince ince  şeritler halinde hayal dünyamızdan hızlı bir şekilde gelip geçmektedir.  Film buraya kadar süper, herşey süper, filmin sonlarında ise, geleceğimiz hakkında endişelerim geçmiş ve gelecek kavramları içiçe geçerek bizleri kendi içimizdeki soru işaretleri mutluluk ve mutsuzluk kavramlarıyla başbaşa bırakmayı çok iyi başarıyor. 
Benim kendi görüşümse, her ne kadar bu konuları derinlemesine okumuş ve izlemiş  olsamda bir yanımın hala sığ kaldığına yanarak,   insanlık artık ışınlanmaya geçse diyorum. Ama bekleyeceğiz bir süre  mecburen:))  ışınlanma, uçan arabalar, zamanda yolculuk, insan,  hayvan klonlama, robotlaşma ve teknolojinin bizi sarıp sarmaladığı dönemler için evren artık ekranlardan bizlere göz kırpmaya ve enerjilerini  her daim  göndermeye devam ediyor. Bakın yine bayan enerji olarak durumu kendime çeviriverdim:))
Solucan delikleri, zamanda bükülme ve diğer evrene dair her şey  en çok merak ettiğim en çok araştırmayı istediğim  muktedir konular. Alacaksınız beni koyacaksınız Nasa'nın içine bakın  bu şirine halimle yapmadığım  hınzırlık felan kalmaz.  Uzayın altı üstüne gelmese ben de ne olayım:)) uzay tamamen baştan  keşfedilecek, marslılar buraya gelecek, olmadı onlarla ortak planda gezegenler arası alışverişlerde bulunulacak, belki ben uzaylılar efendilerine hakis muhlis bir türk kahvesi ikram edeceğim,  kırmızı rengi neden bu kadar sevdiğimi  anlatacağım, bu aralar kaktüslere, kolaj fotoğraflara taktığımı anlatacağım, pozitif enerjilerle kafayı bozduğumu, kredi  borçlarımın beni derbeder ettiğini, eski dostlarımı özlediğimi, içsel yanlızlığımın bir süre daha kalbimde kendi başına yanlız olarak  hüküm süreceğini paylaşırım.  
Manyakımsı bir beyin yapısıyla konu nerden buralar geldi anlamamış olsamda; 
 Aklım hala  uzun bir süre uzayın derinliklerinde olacak galiba, uzaya ilginiz olsun veya olmasın evren'i  araştırıp filmi  daha derinsel anlamda, sakin ve dingin ve ipuçlarını yakalayarak seyreyleyin  derim. 
Bu filmi daha derinlemesine analiz için aşağıda eklediğim linkden indirebilirsiniz.  Paylaşımını yaptığım  Arkadaşın ön izlemleri de ayrıca çok değerli  ve okunmaya değer.
En azından ben çok sevdim ve okurken çok keyif aldım.  
Bol iş, bol görüşme, bol yoğunluğun ve bol telefon trafiğinin olduğu bu haftayı geride bırakmayı umarak, güzel çok güzel günlerin yakında hepimizin olacağı inancı içindeyim. 

Bu tarz filmlerden keyif alanlar için en alt satırda bir kaç tane filmcik daha kondurdum yazıma. 
Falcıdan hallice amatör yazım için kusura bakmayın, uykusuzluk  ve yorgunluk arasında bir yerlerdeyim, seviliyorsunuz, sevgiyle kalın:))
http://evrimagaci.org/photo/tr/yildizlararasi-interstellar-filminin-bilimsel-analizi

*Yerçekimi Gravity

*Moon

*Marslı The Martian

*İşaretler

*Solaris

*Bıçak Sırtı Blade Runner

*2000 : A Space Odyssey

*Dünyalar Savaşı

*Prometheus

*Oblivion

*Hayat Lıfe

*Super 8

*K-PAX

*Geliş Arrival

*Yaratık Alien

10.12.2017

Black Swan'daki Muhteşem Oyunculuk

12/10/2017 02:24:00 ÖS 0 Comments

İyi bir izleyici,  bütün izlemiş olduğu filmlerden ne bekler gerek yönetmenin bakış açısı, gerek oyuncuları, gerekse oynanan performansla ilgili olarak. 
Beğendiğimiz yönetmenler, göz dolduran oyunculuklar, muhteşem senaryo ve yan oyuncuların rol çalmalarıda gözümüzden kaçmıyorsa sanırım herşey cuk diye oturmuş oluyor filmimizde. Beklentiler karşılanmış oluyor ve film izleme seanslarımız başka bir keyfe dönüşüyor diye düşünüyorum. 
İşte şimdi anlatmak istediğim size altın tepsi içerisinde sunduğum bu filmde öyle birşey; her şey öylesine yerli yerine oturmuş, öylesine hayatımızın içindeki,   tümo gergin  kasıntı dolu anları bizzat bizlerde yaşayabiliyoruz.  İzlediğimiz  olayları sanki biz yaşamışcasına, o anın içinde, senaryonun dip kıyısında sanki, aynı dokunun altında, aynı çarpıntının iflah olmaz oflamalarında sanki bir parça bizimde suçumuz var gibi:)) 
Kesinlikle bundandır zaten en sevdiğimiz filmlerin bizde bıraktıkları güzel hisler, dokunaklı acılar, yaşantımızdan kaynaklı anıların birer fotokopi halleri,  herşeyin sebebi tümden gelip tüme gitmeli küçük bir bulmaca niteliğinde filmin giriş, gelişme ve sonucuyla ilintili...  
Natali Portman bu filmde bu işi çok iyi kotarmış. Gerçekten çok başarılı bir oyunculuk, bayıldım kendisine, film bittikten sonra bile düşündüm hakkında, etkilendiğim şey ne senaryo ne de başka bir şey, tek etkilendiğim şey oyuncunun kendini tamamen rolüne kitlenmiş olması ve rolünün hakkını tam anlamıyla delice vermesiydi.
Oyunculuk mükemmel, verdiği duygu ve his direk kalbinden, gözlerinden bizlere yani biz seyircilere doğru akıyor. 
Filmin her sahnesi, her bakışı her gölgeli yansıması, gerilimi, heyecanı, stres altında yaşayan bir balerinin hayatını tüm çıplaklığıyla bizlere yansıtmayı nasıl da başarmış.

Filmimizi biraz özetlemek gerekirse, New York Bale Topluluğu’nda balerin olan Nina’nın (Natalie Portman)'nın  tüm hayatı, diğer profesyonel balerinler gibi dansla örülmüştür. Nina, eski bir balerin olan annesi Erica (Barbara Hershey) ile yaşamakta ve  annesinin kendisi  üzerinde  kontrol ve baskı kuran, saplantılı bence hafiften de kafası sıyrık, delirmeye yakın bir kadın olmasına hem zihnen hemde psikolojikmen katlanamamaktadır.

Filmin sanat yönetmeni Thomas Leroy (Vincent Cassel) kendi yorumuyla sahneye koyacağı kuğu gölü balesi’nin daha fazla dikkat çekebilmesi için başbalerini Beth’i(Winona Ryder) değiştirmeye karar verdiğinde tercihini gözünü kestirdiği ve başarısından emin olduğu bizim güzeller güzelimiz Natali'den yana kullanır.  Ancak güzel Natali'nin  bir rakibi vardır, Lily(Mila Kunis). Nina, Kuğu Gölü için hem masumiyeti ve zerafeti temsil eden beyaz kuğuyu hem de kötülüğü ve tutkuyu temsil eden siyah kuğuyu oynayacaktır. Ne varki  güzel kızımız melekler gibi masum ve saf, hijyenik haliyle sadece beyaz kuğu rolüne mükemmel uyum sağlar ve şeytani ikiz siyah kuğu rolünde eksik kalmaktadır.Bu durumda şeytani, zilli kızımız   Lily ise mükemmel bir şekilde bu role daha yatkın görünmektedir. Böcek gözlü hanfendi yapıyor tabi burada yağacağını,çipil şeytan:))))
Böylece iki dansçı arasında gerilim dolu bir yakınlaşma ve çatışma başlayadursun, Natali için sadece rolün gereklerini yerine getirmek değil, rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışmak, bir bale topluluğu içerisinde başrolü almak kızcağızı daha da yanlızlaştırır. Onun için herkes , yoluna çıkan herkes potansiyel bir düşmana dönmüştür artık. Bu yolda fazladan kendini zorladığı kendisi bile artık kendine yabancıdır. Kendini tanıyamamaktadır. Ve yeni benliğinden, yeni karakter yapsısında, çozutmuş halinden kendisi bile ürker hale gelmiştir.  

Gelelim filmin çekim ve hazırlık aşamasına dersek; Tüm bu gerçekliğin ekrana yansıması ve bizlere hissettirmesinde,  Portman’ın yoğun bir hazırlık dönemi yaşaması da pekala çok etkili olmuş. 4-13 yaşları arasında bile  bale eğitimi almış olan Portman, film başlamadan 1 yıl önce Mary Hahn Bowers ile bale çalışmaya başlamış. Filmin çekilmesi kesinleşmese de filmin çekileceğine inanarak 6 ay önceden hazırlıklara başlamış. Günde beş saat bale, yüzme ve tüm vücut kaslarını güçlendiren egzersizler yapmış. Fiziksel olarak bir balerin benzemek için de ayrıca 9 kilo vermesi gerekmiş. Filmdeki dans sahnelerinin yüzde 80’ini Natalie Portman’ın kendisi gerçekleştirmiş. Çok özel birkaç sahne dışında tüm dans sahnelerinde kendisi oynamış. Dolayısıyla özellikle prova sahnelerindeki yoğun stres duygusu perdeye mükemmel bir şekilde yansımış. Şimdi gelinde bizim türk filmlerinde yabanıl oyunculuğa  siz puan verin artık:) Sözüm kesinlikle rolünün hakkını iyi verenlere, ve ya sadece yüz mimikleriyle bile ortaya şahane işler çıkaran oyunculara değil, 


Her şey Thomas'ın prova sahnesinde söyledikleriyle paralel gerçekleşiyor:

''Hayallerin tadına vardın, onara dokundun geriye sadece onları yıkmak kaldı. Kalbin kırık, yaralı, ruhun perişan, kan ağlıyor. Siyah kuğu aşkını çaldı. Acını sona erdirmenin tek bir yolu var. Korkmuyorsun, her şeyi kabullenmişsin.'' 

Bu filmi kesinlikle izlemelisiniz. 
Psikolojik sanrıların, gel gitlerin, savaşmanın, kendiyle savaşmanın, içinizde yaşayan ikinci ben kişinizi alt etmenin, oto kontrolün, veya oto kontrolsüzlüğün, çaresizliğin, ama durmadan yolunuza devam etmenin üstelik her şeye rağmen, gözü kara bir şekilde, içinizde büyük bir tutku eşliğinde devam etmenin her ne pahasına olursa olsun diyerek mutlaka izleyin derim. 
Filmin alt metinleri ve psikolojik gerilimleri her açıdan masaya yatırılmaya ve incelenmeye değer diye düşünüyorum. 
Bence bir  tutkunuz olsun, ama sizi hayattan alıp koparacak kadar değil. 
Bu filmi çok sevdim, çok beğendim.  Portman'nın o devasa mükemmel, gerçekci, ve hüzünlü oyunculuğunu hiç bir şeyle değişmem arkadaşlar. 
Sevgiler,güzellikler dilerim herkese:)))
Yarın güzel bir gün olması dileğiyle.


7.12.2017

Whiplash'i Ayakta İzlemek.

12/07/2017 11:31:00 ÖÖ 0 Comments


Küçük yaşlardan itibaren bateri çalmaya başlayan Andrew, yaptığı işte uzmanlaşmak ister. Üniversite tercihinde de ülkenin en iyi müzik okulu olarak gördüğü Shcarffer Konservatuarı'na girer. Henüz 19 yaşındadır ama dersler harici var gücüyle  bateri çalıp antrenman yapar. Bir gün, okulun en sert hocalarından biri olan caz duayeni Terence Fletcher'ın dikkatini çeker. Fletcher Andrew'ü okulun en parlak öğrencilerinin seçildiği ve sürekli yeni yarışmalara hazırlanan "studio band"e seçer. Başarısı kadar acımasızlığıyla da ün yapmış olan Fletcher, Andrew'u kapasitesini sonuna kadar kullanmadan onu  asla başarmış saymayacaktır. Genç bateristin önünde sadece mesleki bir test değil, psikolojik bir sınav da vardır... Senaristliğini ve yönetmenliğini Damien Chazelle'in üstlendiği filmin başrolünde Miles Teller yer alırken karşısında kendisine J.K. Simmons eşlik ediyor.

Ben Whiplash kadar gerçekçi, etkileyici, insanı tamamıyla azmetmeye istekli hale sokan bir film daha görmedim. Bu film de ne ararsanız var  azim, hırs, gözü karalık, iştahlı istek, vazgeçmemek, tutku ve daha bir sürü şey..

İzlemeye başladığınız anda film sizi içine almaya başlıyor. O nasıl bir başarma arzusudur. 
Sizi tüm hayattan koparıp tutku derecesinde hayalinizi gerçekleştirme ve onun peşinden delicesine sürüklenmeye götüren. 
Bir ara baktım ayağa kalkmışım, ve televizyonun karşısında nefesimi tutmuş filmi izliyorum. 
Ayakta izledim, ayakta alkışladım, ayakta ağladım, ve kendime acayip sözler verdim bu filmi izlediğim gece sonrası.

Giriş bölümü ve gelişme bölümünde her şey durağan bir şekilde insanda merak uyandırırken, finalinde ise seyirciyi ekrana kitleyip şaha kaldıran  ve izleyenleri şahane bir solo atma sahnesiyle mutlu son dediğimiz finale resmen kitlemiş filmimiz.

Bu filmi izleyin derim, durağan hayatınıza bir nefes getirsin, kararlarınızı netleştirsin, hayatınızı değiştirsin, sizi tamamen pozitif enerjisiyle  yenilesin.

3.12.2017

ENTER the VOID

12/03/2017 05:21:00 ÖÖ 0 Comments

- Temel olarak, öldüğünde ruhun bedenini terk ediyor, başlangıçta tüm hayatın gözünün önünden geçiyor, sihirli bir aynada yansıması gibi düşün. ardından bir hayalet gibi devam ediyorsun, çevrende olup biten her şeyi görüyorsun,
 her şeyi duyuyorsun; ancak yaşayanlarla iletişim kuramıyorsun. daha sonra ışıkları görüyorsun, farklı farklı renkte ışıklar. bu ışıklar; seni varoluşun diğer mertebelerine çıkaracak olan kapılar oluyor, ancak çoğu insan aslına bakarsan bu dünyayı çok sevdiklerinden buradan başka bir yere gitmek istemiyorlar, 
bu durumda yolculuğun berbat yolculuğa dönüşüyor ve tek kurtulma yolu da reenkarne olmak. aklına yatıyor mu?
 - bilemiyorum. berbat yolculuk ne oluyor?
 - Berbat yolculuk yalnızca kâbuslardan oluşuyor. kafayı yiyorsun. gerçeklik tek korkun oluyor, acayip korkuyorsun, 
zihnindeki şeyler gerçekleşiyor gibi; bu noktada, asla ölmemiş olmayı diliyorsun. Sonra bazı yeni ışıklar görüyorsun. Sevişen bir çift olarak karşında duruyorlar, karınlarından ışık çıkıyor, onlara yaklaşırsan gelecekteki kendi olası hayatından bazı kesitler görüyorsun. Sana en mantıklı gelen hayatı seçiyorsun. 
Son olarak kendini bir rahimde buluyorsun.

Bir film izledim hayatım değişti türünden  film izledim demem gerekirse; sizlere Enter the Void'i önerebilirim. Önümüzdeki günlerde bir süre izlediğim filmler ve okuduğum kitaplardan paylaşımlar, alıntılar, ve çizdiğim satıraralarından anekdotlar paylaşmak istiyorum sizlere.  Malum önümüz kış ve havalar iyice soğudu, kapalı alanlarda sinemanın ve evde film keyfi yapmanın tadı başka olur diye düşünüyorum.  Hele ki patlamış mısırınızda varsa, ufaktan çayı da demlemiş en sevdiğiniz köşenize kurulmuşsanız film izleme seansları hepimiz  için başlamış durumdadır.
İster vurdulu kırdılı olsun, ister romantik duygusal, ister korku film kasmalı , istersenizde gülmeceli komikli, şakalı ne varsa, tabi benim oyum her zamanki gibi, ödüllü filmler serenomisinden yana,  ayrıca gizem korku, macera, uzaysal gerilim de neden olmasın.
Türklerin korku filmlerinden tırsdığımdan olsa gerek, ki bu konuda gerçekten çok başarılılar ben daha çok amerikan korku sinemasını gerilimini, tedirginliğini ve şaşırtan final sonuçlarını daha çok beğeniyorum. 

İzlemediğim film, okumadığım kitap kalmamıştır heralde diyerek, sizlere nacizane film önerilerimi yapmak isterim.  Bir süreliğine kitaplar ve sinema yazı serisinden devam edeceğimize göre, eminim paylaştıklarım,  iyi bir yol gösterici olacaktır sizlere, okuduğum kitaplarında çok ama çok işinize yarayacağını ufkunuzu iki kat açacağına , ve farklı yaşamları merak edip, farklı kararların peşinden gidip, hayatınızı da tamamen gözden geçireceğinize eminim. Şimdi efsunlu, gizemli, marjinal ve farklı filmimize dönecek  olursak yani  kış sezonu film açılışımızı gerçekleştirecek olursak, anlatacağım film, Tokyo'da küçük çaplı işler çeviren uyuşturucu satıcısı Oscar'ın etrafında ve onun hayat hikayesinden beslenerek şekillenip karşımıza geliyor. Başrol oyuncumuz, Oscar bir gece bir polis baskınında yakalanır ve vurulur. Hem de nasıl bir yakalanma, tam bir kovalamaca, heyecan ve sonu pis bir uvalette ölünle gerçekleşen kötü son. Fakat  film aslında  tam da burada bu küçücük dünyanın içinde başlıyor.  Kötü bir şekilde öldüğünü gördüğümüz Oscar’ın ruhu göğe  doğru yükseliyor, öncelikle etrafında olan bitenleri izleyen Oscar  ışıklar eşliğinde varoluşun diğer evrelerine geçerken kendi için bir beden buluyor  vedünyalar tatlısı kız kardeşi Linda'nın peşine düşüyor. Burada ki   amacı ise kızkardeşi  Lindayı kötü dünyanın kötü karakterli, ruhsuz insanlarından kurtarmak oluyor.  Başrol oyuncumuz  Oscar burada bir nevi kahraman rolüne bürünüp, kendi hayatında gerçekleştiremediği ve başına iş açtığı olayların aynısının kardeşine olmaması için elinden geleni yapma isteğiyle, kaybolmuş ruhunu ordan oraya savurarak, ve elinden hiç bir şeyin gelmediğini büyük bir üzüntü içinde görerek daha da beter bir acı içinde kavrulduğunu bizlere gösteriyor.

Çektiği her filmde kendisine has bir tarz barındıran Gaspar Noe, 2009 yapımı bu filmiyle de yine belli bir kitleyi kendine aşık edecek çizgisini korumayı başarmış. Her ne kadar izlenmesi zor bir film olup, Hollywood çizgisinden çok ama çok uzaklaşsa da sadece girişiyle bile izleyenleri kendine aşık edip, iki kardeşin Tokyo'daki hızlı hayatını anlattığı  film uyuşturucu maddesinin  insan zihninde nasıl yaşandığını, o sırada nasıl hissedildiğini fazlasıyla irdeleyip, seyirciye yani bizlere de aynı duyguyu fazlasıyla vermeyi başarıyor. 

 Belki de 30 dakikaya sığdırılacak filmi Noé ustalıkla işleyerek 161 dakikaya çıkarmayı başarmış.  Bu uzun süre zarfında kesinlikle sıkılmıyorsunuz.  Hatta fazlasından ziyade meraktan ekrana kitleniyorsunuz. Konuyu bir yana atarsak görsellik gerçekten çok  etkileyici. Yönetmen tribe gerçekten sokuyor insanın ruh dünyasını. 
 Kullanılan kamera hareketleri ve efektlere anlam vermeye çalışırken hayretimi gizleyemedim desem yalan olur. Ve belki de  ilk kez bir filmde ana karakteri sadece ensesinden görebiliyoruz. Ancak bu bize onun içinde bulunduğu dünyayı daha iyi girebilmemize yardımcı olmuş. Bu teknik daha da yaygın olarak kullanılacak gibi görünüyor. 
Film teknik olarak kesinlikle görülmesi gereken bir film. Işıklar, mekan kullanımları oldukça başarılı. Filmin Tokyo’da geçmesi filme apayrı bir büyü katmış. Kesinlikle böyle bir kurgu için Tokyo dört dörtlük bir seçim. Zaten Noé’nun yaptığı açıklamalara göre birçok sahne oynanmamış yaşanmış.
Filmde  hayatta olabilecek her şeye değinilmiş; küçük yaşta ailesini kaybeden çocukların yaşadıkları, striptizci olarak yaşayanların hayatları, uyuşturucu, seks, polis cinayetleri, evsiz yaşam, para, parasızlık, kaza sahneleri, ölümler, insanların yaşayabileceği tüm duygular kolaj edilmiş.
Film pek anlatılarak bitirilecek film değil. Süresi gözünüzü korkutmasın. Postmodernizmin tavan yaptığı bu filmde, bildiğimiz masum hikayeler dışında her şey anlatılmış bize. Tabi bir de şu nokta var… Kaderimizi yönlendirebileceğimiz.
Kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Ancak uyarmalıyım bazılarını rahatsız edebilecek bir film. Pornografinin filmin sonlarına doğru biraz abartıldığını kabul etmem gerekir.
 Onun dışında, yıllarca zihnimden kazınmayacak bir çok sahne barındırıyor içinde. 
İzlemesi kolay bir film değil, eminim başlayıp yarısına gelmeden kapatan da çok olmuştur. Ama sizi farklı bir ruh haline sokabilmesi de bir başarıdır diye düşünüyorum. 
Önyargılarınızdan ayrılarak, astral seyahata çıkmış Oscarı izleyip, hayatın kıyısından neler yaşandığını izlemenizi öneriyorum dostlar. 
Sevgiler yine benden, saksıda koparılmamış rengarenk kasımpatılar hediyem olsun sizlere.

21.11.2017

Yeni yıl fotoğraflanırsa

11/21/2017 10:23:00 ÖÖ 0 Comments

Yılbaşı demek yeni yıl demek, heyecanlanmak  demek,  güzel başlangıçlar, yeni hedefler, yeni planlar demek  gidilecek  tatiller, kurulacak dostluklar  ve günbe gün emin adımlarla emek verdiğim    kariyerimde, doğru yolda olduğuma emin olmam demek. 
Eskiler bilir, yılbaşı akşamı kurulan sofralar, taze sıcak kuru yemişler, meyveler ve aile izlenen tek kanallı programlar hiç bir zaman unutulmaz.   
Ben eskiden özel günleri, bayramları seyranları hiç sevmezdim. Meğer sevmemin altında bu özel günleri nasıl geçirmem gerektiğini bilmemem yatarmış veya beklentimin çok yükseklerde olmasıymış, sanki o günün hayatımın en önemli günüymüş ve ben çok farklı bir şeyler yaşamam gerekiyormuş gibi alık bir hallere girmem  bu anlarda  farklı olaylar cereyan etmediğinde de,  içimin buruklaştığı, melodram komedi ne varsa başrollerini benim oynadığım korku dramalı komikli  filmlerin içinde buluyor olmam kendimi ve asıl ilginç yanıda bu hallerden bir türlü kurtulamıyor olmam ve etrafımada bu sıkıcı duruu yaymam oluyordu.:)) 
Arkadaş sen yapsana şöyle eşin dostunla  delice bir program, 3-5 kafa dengi arkadaşınla mini bir tatil, emin olun kafadar kızlar grubuyla tatil daha nefis bir şeye dönüşüyor. Olmadı kur masayı akşamdan gir bir zahmet mutfağa mezeler, zeytinyağlılar, enginarlar, dolmalar döktür şöyle içindeki mutfak canavarını, konuş dertleş onunla bakalım onun canı ne istiyor gibisinden 
Yok illa ki marazlık çıkmalı bugünde, az atraction yetmedi bol atractiona geçmeli felan. 
Hadi bu da kurtarmadı seni at kendini kalabalığın içine, o mağaza senin bu mağaza benim hesabı, hem o kadar kıyafet giyip çıkarınca bütün kış ne yemişsin ne yememişsin görüyorsun tabi boy aynasında anya ve konya durumlarını.  Tabi bu da ayrı bir film macerası ayrı bir ön izlemdesem yeridir:))
Kısacası böyle güzel zamanlarda surat asıp evde oturursan yok anacım beni kimse aramıyor diye oflanıp puflanırsan evrende çelmeyi takar sana. Oldu mu sana gol:))
Biz bu evde oturalı yaklaşık 5 yıl gibi bir süreç geçmiş, ilk taşındığımızda yılbaşı partisi yapalım dedik. Hatta şöyle bir destur edindik yılın son ayında ilk günden başlayarak yılbaşına kadar köşemizde oluşturduğumuz dandik yılbaşı ağacının dibine her gün bir şeyler alacaktık. Aynen dediğimiz gibi de yaptık ne hikmetse, her güne bir hediye mantalitesinde en çok olayı ciddiye alıp , yaşamak değil yılbaşıdır aslolan aforizmamla her güne bir hediye alarak, hafiften kendimi de mutlu ederekten yeni yılın sarhoşluğuna vermiştim  kendimi. 
Ondan sonraki seneler yemezler canım keklenmek de bir yere kadar diyerek evdekilere vetoyu çekmiş, ve yeni yıldan beklentilerimi, iyi gün dileklerimi sadece kendime saklayarak en güzel yılbaşılarımı kendi küçük dünyamda kendimle mutlu mesut kutlar olmuştum. 
Sonuca geldiğimizde ise, bu sene yani 2017'ye girdiğimiz de ise kendi ufak çaplı ivedi sanatçılığımdan doğma aşağıdaki resimler ortaya çıkmış bulundu. 
Benim kafa hep iş kafası olunca e haliyle de yılbaşılı işli güçlü yeni yıllı fındık kırmalı bir yıl beni bekliyor oldu. 
İşin şakası komiği bir yana, en sevdiğim dostum çocukluk arkadaşım Nazom aşağıda gördüğünüz pasta kurabiyeleri konusunda uzman olunca, bende de bu fotoğraf aşkı olunca ortaya böyle tatliş görüntüler çıktı tabikii. 
Ben bir ara bu kurabiye, hediye işlerine öyle dalmışım ki sanırsınız kırk yıllık ahçı,
Yine de aklımın bir köşesi hala bu işlerde yok kutular, yok süslemeler, yok kendim yapar kendim yer, kendim satar modundan kurtulamadım gitti. 
Allahtan iş kıyafetlerime döndüm de bu hobisel işlerim de böylelikle küçük bir macera niteliğinde bloğumda hepimizin gözünü okşayan 2017 yılbaşı anısı hatırası olarak kalıverdi. 
Yok illa isteriz bizde diyenler için hala sipariş alma durumları söz konusu, inanın severek özveriyle destekleyerek yardımcı olabilirim. Hatta bu  arkadaşım için Lavcook markası bile yaptık diyebilirim. 
Marka danışmanı, marka tasarımcısı, tedarik uzmanı ne derseniz deyin...
Seviyorum galiba ben bu işleri her ne kadar iş kıyafeti kkd grubu satsamda:))

 Yılbaşımıza dönecek olursak, kutlamaların genelinde  “tabiat ananın kısırlıktan üremeye dönüşünün, yeniden doğuşunun ve canlanmasının, ölümden sıyrılıp, yeniden dirilişinin simgelendiği” zamanları yaşamasıdır diyebiliriz aslında.

Yılbaşının simgesi noel ağacına gelince “Çam ağacının seçilmesinin önemli sebebi olarak yapraklarını dökmemesi ve birçok kültürde ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanılması düşünülebilir.”
Sonuç olarak “Noel tün insanlığın kutladığı bir döngüdür,  Bu nedenle gelin atalarımızın yaptığı gibi bu güzel dönemi, toprağın uyanışını gönlümüzce kutlayarak,  gelecek yılın bereketli geçmesi içinde yılbaşı akşamı kapımızın önünde bir narı parçalayarak, bolluğu ve bereketi ve pozitif enerjiyi yuvamıza çağıralım.

2018 yılı benim için gerçekten çok önemli, yeniden doğuş adını verdiğim bu yıl'da tüm sevdikleriniz yanınızda olsun. Eskilerle çok oyalanmayın çünkü gerçekten yeni zamanların,modern zamanların, uzay ve  evrensel zamanların büyük hediyeleri olacaktır hepimiz için. 

Eski yıla notum; En kötü barış, en iyi savaştan daha iyidir, geçmiş bir küldür, üfle gitsin o zaman. 

Sevgiler herkese...

18.11.2017

Benim güzel gözlü Pıtırım.

11/18/2017 05:11:00 ÖÖ 0 Comments


Ölen bir kedi için ne yazılır veya tuttuğunuz yas'ın acısı nasıl  anlatılır  bilemedim, ağıt mı?, özlem mi?, özlemek mi? senin için acı çekiyorum veya seni çok seviyor ve özlüyorum mu ? hiç bilemiyorum. Her şey senle başladı senle bitti çok ama çok klasik, içimi öldürdün yedin bitirdin beni fazla insani gibi mi? Galiba sen  ölünce resmen ayakta gezen ölü bir ruh gibi oldum diye başlayan yazı daha doğru olur.
Gerçekten benim kedim ölünce yaşayan ruha döndüm ve ben onun için  çok acı çektim.
Öncelikle bu hikayenin geçmişi nereden, nasıl başladı ve beni bu döngünün içine sürükledi önce burdan başlayarak anlatmalıyım hikayemi sanırım.
Herkes bu veya şu şekilde çocukluğunda bir  hayvan sevmiş ve beslemiştir, kiminin balığı, kiminin kuşu, kiminin köpeği kimininse atı olmuştur mutlaka.

Benimse hep kedim oldu kedigil familyasını çok sevdim her zaman.

Ben dünyaya geldiğim ve kendimi hatırladığım andan itibaren  yani bu 7 yaşıma tekabül ediyor. kedileri çok sevdiğimi hatırlıyorum. Bahçeli  evimizde bir sürü kedi olduğunu anımsıyorum.
Kedi manyağı kedi aşığı bir şeydim bende. Eskilerden çok yakın çocukluk arkadaşlarım bile beni görünce, Kedi Tülin derler, her macera içinde farklı anılar barındırıyor, isimler ünvanlar değişiyor, bir bakmışşsınız Tülinko, Tüliniçe, Tüliş abla, Tüline, olmuşsunuz, adınız zor gelenler hafiften ismimi Tülaya bile kaydırmış oluyor bazen, sıkıntı yok  biz 3 kardeşiz zaten , Tülin, Tülay ,Gülay:))
Annem ismimi eskilerden Tülin Yakarçelik adlı şarkıcıyı radyodan dinlerken çok sevmiş ve bu ismi bana koymuş, severim ismimi, fazla olmaması hoşuma gider, aslından her isim kişinin adını yansıtırmış asabi veya merhametli olmasını, duygusal veya naif veya fazla hırçın dikkat edin isimlerin içinde geçen harfler, mutlaka bu dediklerimi yansıtıyor benim ismimin anlamı Ayna (mirror)yani bana ne verirseniz yansımada onu alıyorsunuz. Tülinin sonsuz sevgisini, sonsuz soğukluğunu, nalet huysuz sabah kalmışsa 1 saat konuşmama hakkını, çok mutlu ve enerjisini dört dörtlük yaymışsa bol bol gülümsemesini insancıl merhametli yanını diye liste uzar gider böyle,
Fazla konuyu dağıtmadan devam ederek, çocukken sarı bir kedim vardı, onu sevip sarmalıcam, koruyup kollayacağım diye göbeğim çatlardı. Elimde, kolumda omuzumda her nereye gidersem yanımda gider, peşindende beni sürüklerdi. Ona ne olduğunu hatırlamıyorum, ama bugün hala gözümün önünde olan bu kedi, çocukluğumaki hayvan sevgime dair küçük bir işaretti belki.  Sonra evimizin en şahanesi annemin iş yerinden getirdiği Şiva kedimiz tabi onunda yavrusu oldu ve biz ona yıllarca baktık. Adı boncuk'tu çok akıllı zeki bir kediydi. Resmen attığınız her objeyi size geri getirirdi. Benim odamı benimle paylaşıp, yatağımda yıllarca yattı, şişman tombul tüyleriyle fıkır fıkır nefes alışverişiyle göbeğimin, göğsümün, yüzümün üstünde uyumaya bayılırdı hergele.
Tabi bir gün oda, öleceğini hissederek ,kendini bizden uzak tutarak kaybolup gitti yavrucak.
 Kediler öleceği zaman mutlaka evden gidermiş kesin oda aynısını yaptı bize. Ailemizin üyesi sevgili kedimiz kaybolunca evde herkesin çok üzüldüğünü hatırlıyorum. En çok benimle uyurken benden ayrılmaması ayak ucumda yatması, uyandığımda başımın üstüne çöreklenmiş halini hiç unutamam, kendini seviyor ve sevdirtiyordu  bize.
Alışkanlık olmuştu onunla yaşamak, evde bir kedinin olması, onu olağan şekilde sevip okşamak.

Kedim Pıtır ile tanışmamın  ise çok ilginç bir hikayesi var.
Geçen yaz arabanın ön motorundan gelen bir sesle korkarak kaputu açtığımızda onun oraya sıkıştığını gördük . Normalde bu tür haberleri çok duyuyordum, ama olacak ya işte benimde başıma gelmişti. Korkarak, üzülerek birazda ağlayarak motordan çıkaramadığımız kedi yavrusunu ancak tamirciye giderek çıkarabildik.

Motordan çıkarıldıktan sonra, onu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum, yeni doğan bir bebek gibi tamircinin onu kucağıma vermesi ve onun  hırçın vari hareketlerle kaçmak isterkenki halleri unutulmazdı.
Yavruyu elimdeki  hırkanın içine sıkıştırdım, artık hiçbir yere kaçamazdı benimdi bana ait olmalıydı, bana gelmişti ve ben onu en iyi şekilde üstüme düşen şekilde bakmalıydım hayatın armağanı hediyesiydi  bana. Küçük bir kuzuydu elimde, minicikti, ürkekti, çekimser ve de korkak.

Hırkayı az biraz araladığımda onun o güzel yeşil gözlerini , yemyeşil gözlerini gördüm.
Öylesine hırçındıki beni neden aldın der gibi bakıyordu bana.
Elimde sardım, sıktım kaçmasın diye, onu o anda sevdim, gördüğüm anda sevdim, gördüğüm anda onunla bir bağ kurdum. Onu sevdiğimi anladım, benimle yaşamasını istediğimi hissettim.
SOnu tavlamak için , evimize geldiği andan itibaren peşinde pervane oldum, yatak altı, baza altı, kanepe altı süründüm peşinde, güvenini kazanmak, evimizi sevmesini sağlamak, beni sevmesini ve güvenmesini sağlamak için elimden ne gelirse yaptım.
Belki de o anda birisinin güvenini kazanmak, belki de o gün sevmek daha çok sevmek sevilmek ihtiyacım vardı. Belki  benim için bir geçiş kapısıydı.
Belkide güvenini kazanırsam her şeyi yapabilecek bir güç kazanacaktım.
Belki de o yüzden bu kadar ona bağımlı oldum, bağımlısı oldum delisi oldum.
Ben onu böyle severken üstüne böyle titrerken, oda artık yavaş yavaş bize alışmış ve ailemizin yeni üyesi olmuştu.
Küçücük bir çocuk yerine koydum onu , kucağımda uyuttum kimi zaman, dışarıdayken, işteyken koşa koşa eve geldim acıkmıştır diye, onu göreceğimin aşkıyla, heyecanıyla, kapıyı açtığım anda, merdivenden pıt pıt inişiyle kucağıma atlaması ve sevgisini içimde hissetmek dünyanın en güzel şeyiydi. Saf sevgi az bulunur bir şey, şimdilerde hiç olmayan bir şeydi.

Sanki bir altın madeni bulmuştum. Sanki benim en güzel hazinem oydu.
Güzeller güzeli, güzel gözlü Pıtırım'dı. İnanın şu an yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor.
Sokağa çıkıp bağıra bağıra ağlamak istiyorum.
Yumuşacık tüylerinden, kulaklarının üstünden usulca yumuşakça, severek sevdirerek, kolunun altından kendini uzatıp bana aldırarak, uzun tüylerini sevdirerek beni kendine  aşık ettiren dünyanın en güzel kedisiydi.
Aşk illaki sevgili demek değil, insan bazen bir kediye, bir canlıya, çocuğuna, eşine, hiç tanımadığı ama yaşam tarzına, fikirlerinden ilham aldığı bir kişiye de aşık olabilir.
Aşk saflıktır, sadeliktir, bağlılıktır, önemsemektir.
Tıpkı benim Pıtırımı  önemsemem gibi.
Ben onu bir  kedi gibi görmedim hiç ,bendeki bir emanet , değerli bir şey gibi gördüm.
Bu yüzden adını PITIR koydum, adını seslendiğimde, naif duruşu ve güzel gözleriyle yeni doğmuş bir bebek gibi pıtır pıtır bana yürüsün diye.
İsmiyle özleşsin diye, ismiyle yaşasın diye, isminin hatırına daha da çok severek bağlanarak.
Ben işe gittiğim için evde yanlız kalmasına gönlüm razı gelmediği için,  ara sıra sepetine koyup iş yerime götürdüğüm zamanlarda olmuştu, sağ olsun değerli iş arkadaşlarım bana bu konuda çok destek verdiler.
Zaten uslu bir kedi olduğu için tüm gün ben bilgisayarımda çalışırken kucağımda yatardı. Bazen koltuğumun arkasında sırtını bana dayar, bazen de masamda ki ahşap kutunun içine girip bana oradan tatlı tatlı bakardı.
Her zaman bana yakın olmak, olduğum odada olmak indiğim merdivenlerden arkamdan peşimden koşmak hep onun işiydi.
Bana yakın olma derdine, laptopumun üzerine yatıp benim çalışmama bile izin vermeyecek derecede bana düşkündü.
Elini elime uzatır, elini yanağıma koyardı. Belki bunlar çok hayvani içgüdüsel bir şey ama zannedersem beni annesi sanıyordu. Akşam ben yatağıma uzandığımda illa başucuma çıkacak, illa yatağımın içine girecek, illa ki tırmanıp göğsümde uyuyacaktı.
Beni sevdiğini ve ben evde olmadığım zamanlar beni çok özlediğini hafiften de olsa küstüğünü anlıyordum.
Kedilerin küsme, alınma, darılma, gücenme, ve kalplerinin kırıldığını çok ama çok sonradan öğrendim. Daha detaylı araştırınca, tüm hayvanların içgüdüsel olarak çok farklı olduklarını ve sezgilerini, zekalarını içgüdülerini insan gibi algılayarak yaşadıklarını hayretle fark ettim.

Günlerden bir gün anneme bıraktığım bir gün, ki o günü hiç hatırlamak bile istemiyorum.
Hatta takvimlerden sildiğim bir yaz ve bir yıldır benim için. Bu yaşıma kadar en kötü anılarımın en acı kayıplarımı yaşadığım yıl olarak adleddiğim geçen yaz döneminde hayatımın en kötü gününü yaşayacağımı nereden bilecektim.
Kadıköy'de annemin beni telefonla arayarak  kedimin öldüğünü haber vermesiyle, olduğum yere yığılmışım. Elimdeki telefon bir yere ben başka yere, haykırarak ağladığımı bağırdığımı hatırlıyorum.
Bayılmışım...
O gün orada yaşadığım şey, her ne ise her psikolojide adı ne diye geçiyorsa, beni çok üzen mutsuz eden, ve bütün yaşayan nefes alan bütün hücrelerimi yakıp yıkan bir şeydi.

Hayat bazen hiç adil değil, hiç hemde, bazı şeyler, denenmeniz, test edilmeniz veya başka şeylerle ilintili olarak size geliyor.
Her zaman deneniyorsunuz, başınıza gelen felaketler, ölümler, hastalıklar,yediğiniz kazıklar, yanlızlaştığınız özel durumlar ve daha fazlasında siz hep deneniyorsunuz.
Hayat hiç kolay değil, kolayına alıp hafifcesine yaşayanlar için değil bu sözlerim.
Hayat da tıpkı trafik  gibi hafifsenemez, hayat şakaya gelmez, hayatınıza ciddi anlamda yatırımlar ciddi anlamda emek vermediğinizde çok kötü bir hayat kalitenizin olacağı  garanti.
Küçük bir detay, gözden kaçan bir şey, ihmal ettiğiniz ne varsa dönüp şöyle bir düşünün, derine inin, derinlerine girin, eminim ayırdığınız bu küçük bir zaman dilimi veya görmezden gelmeyip en ufak sorunun üstüne  gitmeniz ve sorunu kaynağında çözmeniz belki bir iş anlaşmasını, belki evliliğinizi belki iş hayatınızı kariyerinizi paranızı veya dostluğunuzu kaybetmemeniz için en iyi sonuç veren çabanız olacaktır.
Benim güzel gözlü kedim, annemin açık kalan camından dışarı çıkıp 6. kattan teras'dan  aşağıdaki arabanın üzerine düşüp ölmüş. Hemde hemen oracıkta, daha küçücükken, ben onu daha gezmelere götürecekken, kışın ona kazak şapka  örecekken, ona insanları anlatacakken, ona tüm sevgimi sonsuz bir şekilde verecekken. Ben onun yanında değilken onu koruyamadığım kollyamadığım bir zamanda.
Ben daha ona dokunmaya kıyamazken, akşam benimle televizyon izlerken dikilen kulaklarını aşkla sevgiyle hayranlıkla izlerken, bana koşup benimle oynamalarına doyamazken, o beni güzel güneşli bir günde son vedasını bile yapamadan öğleden sonra saat 2 civarında  meleklerin diyarına gitti.
Ondan sonraki süreç öyle kötüydü ki  anlatamam sizlere, hayatımdan giden her şeye bir ağıt bir yastı belkide.
Sorularım ve onu rüyalarımda görme isteğim hiç bitmedi. Geçenlerde koltukta uyuyakalmışım, artık halüsinasyonmu hayal mi bilemiyorum, kolumun içinde uyuduğunu gördüm, mırlayarak bana doğru sokularak, öylece uyanmışım hayal ve rüya karışımı içinde.
Kediler nereye gider?
Hep kafamın içinde bu soru, belkide ölmedi, belkide yaşıyor, belki annem onu başkasına verdi.
Ve daha neler neler neler neler?
Sokaktaki hiç bir kediyi sevmek istemiyorum.
Kedim beni görür kıskanır diye korkuyorum üzülüyor diye içleniyorum.
Uzun bir zaman böyle geçti. Kedim yüzümden hayat kalitem tamamen diplere düştü.
Ben ben değildim artık, üzgün mutsuz ve de kederli, acı ve yas içinde.

Acaba doktora gitsem mi?  diye düşündüm.
Biraz okuyup araştırınca benim gibi başka insanlarında acı çektiğini gördüm.
Aşk acısı, ölüm acısı gerçekten çok büyük bir keder, büyük bir hastalık.

Pıtır'ı uzun zaman aklımdan çıkaramadım.
Evdeki merdivende koşusu benimle beraber koltukta oturup kıyımdan köşemden ayrılamayışı.
Eve geldiğimde ki kapıda beni karşılayan halleri.
Bana düşkünlüğü ve daha neler.

Taki geçen güne kadar, resimlerini tesadüf görünce, gözlerine uzun uzun bakınca, acımın yavaş yavaş geçtiğini anladım.
Ve bu yazıyı paylaşmak ve Pıtır'ın adını yaşatmak istediğime karar verdim. Hatta balkonda  onun için küçük bir çam bile diktim.
Ortaya böyle bir yazı çıktı, sonuç olarak, bir canlıyı almak bakmak, hayvansever statüsünde olmak ve onu koruyup kollamakla mükellefiz.
Bir işe başlarken de böyle gerçekci olmak en iyisi mantığı ön planda tutmak, hayatın gerçekleri karşısında temkinli davranmak esas.
Bakımını üstlendiğimiz hayvanında duyguları var, oda bir canlı sizi anlıyor hissediyor ve sonuçta sizi oda çok seviyor, sorumluğun bilincinde olmak ve çabucak gececek bir sevdayla hayvanı üzmemek gerekiyor.
Benim başımdan böyle bir macera geçti, yok aşısı yok bakımı, sevgisi, ilgisi, yok maması kumu derken bayağı bir alışmıştım ona, ve gerçekten hala onu özlüyorum. Anısı ve sevgisi kalbimden hiç bir zaman silinmeyecek kesinlikle.

Anekdot: Kediler, sezgileri çok güçlü, çok duyarlı, içgüdüleriyle hareket edip, sahibini benimseyip kıskanıp, çok hassas ve duygu hayvandırlar. Evinize bir kedi aldığınızda sebep sonuçlarını, bakımını ve onun ruh dünyasını çok iyi tahlil edip bakım kararına öyle devam etmelisiniz. Yoksa hayvan içinde sizin içinde sonu çok kötü olabiliyor maalesef.

Tüm kediler mutlaka tuvalet eğitimini biliyor, evi kokluyor ve kendini o evin merkezine yerleştiriyor.
Sahibini çok seviyor, onu izliyor, taklit ediyor, takip ediyor, sizle birlikte tv izliyor, yanlızlığa hiç gelemiyor, eve gelen misafiri istemiyor.

Keyfi ve dünyası bozulsun hiç istemiyor.

Siyah beyaz  kediler uğurlu gelebiliyor, evinizde bol bereketin geldiğini hissediyorsunuz ayrıca bu kedi cinsleri çok zeki olabiliyor. Ünlüler bu kedileri sahipleniyor.

Geçenlerde bir kedi resmen benden yemek istedi. Çok sevemesemde, her nerde görürsem göreyim markete girip mutlaka bir süt veya başka bir şey almaya çalışıyorum.

Kapımızın önünde de yavrular var, mutlaka bir parça yemekten sonra sokağa inip önlerine bir şeyler bırakıyorum.

Vermekten, yedirmekten, beslemekten, fazla olanı ihtiyacı olanlara vermekten zarar gelmez.

Akşam omzumda hırka,elimde bir yemek kap  sokakta kedi arıyorum  besleyecek, ve tüm ekmeklerim gökyüzünün kanatlı krallarının yani  kuşların.

İnsan her daim her şeyi tecrübe etmeli, yaşamalı görmeli geçirmeli, yoksa tecrübe dediğimiz  o pahalı şeye nasıl sahip olabiliriz.

Eliniz kire pasa, yanlışa doğruya, kargaşaya, karmaya değmeden, biraz gözyaşınız akmadan, hayatı öyle süt liman yaşayamazsınız. Tecrübe sağlam iyidir. Ve sizi gitmek istediğiniz  yöne götürür.
Sevgili Pıtır'ın Anısına ...İSTANBUL 2017

Kedilerle ilgili daha fazla bilgi öğrenmek isterseniz  ilgili linki şuraya https://www.youtube.com/watch?v=Pg4srT6yAJQ

 http://www.beyazperde.com/filmler/film-244948/fragman-19540792/ bırakıyorum.


15.11.2017

Dünyası küçük, gönlü büyük pul koleksiyonum.

11/15/2017 12:15:00 ÖS 0 Comments

İnsanoğlunun doğasında her zaman bir şeyler biriktirmek, saklamak, vardır. Kimi zaman ise anılarını hatırlatacak  objelerle  yaşama isteğinden ister istemez  ayrılamaz.  İster güzel günden kalan bir şey, ister geçmişten bir hatıra, isterse günümüzden elimizin altında bakmaya doyamadığımız sevdiğimiz renkli bir sürü güzellikler onun için özel ve de çok anlamlıdır. 
Benimde ilk biriktirdiğim şey tabi ki başlıktan da anlayacağınız üzre, kapağı  lacivert renkli sert mukavvadan yapılmış,ilk  pul koleksiyonumdu. Üst üste binen şeffaf sıralamaların  içine yerleştirdiğim çok eski dönemlere ait çok severek ve özenerek biriktirdiğim minik boy  pul koleksiyonu kitapçığımdı. Çok kitap okuduğum için annem tarafından cezalandırılıp:)) yakılarak yok edilen belki bugün hala devam edebilseydim, içinde dünyanın en iyi en güzel en kaliteli  pullarının yer alacağı çocukluk hobimin meyvesi yok olan çağdaş koleksiyonum.  
Belki o gün yok olan şey, küçük bir çocuğun taze, saf  merakıyla biriktirilen minik kağıt parçaları gibi gözüken şey, eminim içimde ne derin darbeler yaratmıştır.  Şimdi bayağı bir büyüdüm ve içim öyle güzellik ve öyle güzel bakış açılarına  sahip oldu ki; bazen ben bile kendimi tanıyamayıp şaşırabiliyorum. Ruhaniyetimden acayip bir tırsıp kendimden şüpheye düşüyorum.  Gittikçe  daha da büyüyen  tasarım, resim, kitap, heykel, seramik sevgim  ve sanatın alt dalların ait ne varsa beni ben yapan ve şu an olduğum kişiye dönüştüren tek  şeyle gerçekten çok ama çok  mutluyum.  

Geçmişin koleksiyonunda  bizim evde ne ararsanız vardı. Belki de her şeyden biraz bir parça..
Kasetler, peçeteler, kitap arşivleri, tavan arasında ufak tefek valizler, kutular, kız arkadaşlarımın bana yazdığı güzel mektuplar, güzel şiirler, kurutulmuş güller, eski fotoğraflar, alman marka fotoğraf makinaları, kasetçalarlar, eski radyolar, eski şapkalar, abajurlar, kalem kutuları,  hepsi de evimizde bizle birlikte yaşayıp nefes alıp veren canlı hücre misali küçük hayatımızın evreni işgal eden uzaylıları gibiydiler.
Gece olunca başımı yastığa koyunca nedensiz bir ağlama isteğiyle uyuyakaldığımı hatırlıyorum. 
Mutsuzluk değildi tabi bu sadece çocukluğun getirdiği anlamsız bir şey, kederli bir şey, geleceği hayal edip ince ip üzerinde yavaş adımlarla yürümek, sessiz kör karanlıkta elini kolunu nereye koyacağını bilememek gibi bir şey.
Pek şefkatli, ama şefkatten eser olmayarak, pek düşünceli ama düşüncesizce davranılarak, pek tutucu ama sonuçlarına ağır ve tek başına katlanılarak.
Gecenin kör lambası sönünce evreninde  sadece benle beraber uykuya daldığını sanırdım. 
Hayat benim gördüğüm bildiğim kadardı. Ötesi yoktu ötesi bilinmezdi, sırla kaplı kitabın içinde koca yürekli bir bulmacaydı. 
 Büyümek zor işti, yaşamak kolay, sevmek zor işti sevilmek kolay.
Vermek kolay işti almak zor .

 Yıllar geçtikçe, hayat değiştikçe, zevklerim ve ilgi alanlarım  mevsimler gibi yer değiştirdikçe farklı şeyler üzerine yoğunlaşmam kaçınılmaz oldu haliyle
Kimi zaman hayatı serseriliğe vurdum, iplemedim, serseri takılıp gönlümü hoş ettim onla:)) Kimi zamansa çok derinden ta derinlerden sessizlerden,ermişlerden tasavvuflardan seslendim evren beyefendisinin   kendisine:)
Kim ne derse desin, hep kendime inandım, kendime güvendim, uzaktan tiz gelen cırtlak seslere hep kulağımı kapadım. 
Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
Ayaklarım yorulana, dilim damağım kuruyana hayatımı içselleştirene değin.
Kendimi kaybedip, kendimi bulduğum karanlık tünellerin sonundaki ışıkla kendimle dans ederek, ayağıma bulaşan çamuru , üstüme yapışan anlamsız, saçma sapan tozu kiri  bir çırpıda silerek , silkinerek.
Günler böyle gelip giderken, sonbahar yağmurları küçük evimizin çatısından sesler çıkarırken, arka bahçede elmalar olgunlaşmamış, dutlar daha yeni tadlanmış, annemin diktiği çiçekler daha güneşe yüzünü vermemişken,
Hayat çocukluğun çarkında  dört başı mağrur  mekanizmayla dönüyor ve ben 
çocukluğumun, gençliğimin en güzel zamanlarını mutlu fakat mutlu olduğunu bilmeden şimdiki zamanda ne hissediyorsam bir mukabele aynı tad ve keşifle yaşıyormuşum. Keşif adamı, keşif kadını, keşif cadısı, keşif meraklısı artık siz ne derseniz  deyin kabulumdur:))  
Çocukluğunuzu, gençliğinizi, güneşli günlerin zevkini,  ve size sımsıkı sarılıp sevdiğini çok sevdiğini , güvendiğini söyleyen insanlarla bir arada yaşamanız ve en mutlu olduğunuz günlerin anısına ithafen güzel koleksiyonlar biriktirmeniz  dileğiyle. 
Bugün içimden böyle bir yazı geçti, gerisi Evrenini işi:)))
Sevgiler herkese

11.11.2017

Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından:))

11/11/2017 11:20:00 ÖÖ 0 Comments

İnsan bazen bir gününü yazmak ister, bazen haftalarını bazen aylarını bazense yıllarını, bazende olur olmadık geçmişten güzel günlerini yazmak ister.  Benim aklıma gelen ve yazmak istediğim gün ise, kış mevsiminde kar lapa lapa yağarken okul yoluna doğru yürüdüğüm gündür.   Zaman geçtikçe anılar değerli bir hazineye dönüşüyor, zaman kavramı geçmiş ve gelecek içiçe geçiyor. Zamanı geçirmek, zamanı dondurmak, zamanla yarışmak, zamanı dingin bir şekilde yaşamak için yine doğa'dayım, yine yürüyorum, inceliyorum, dinleniyorum, hayranlık içinde gördüklerimden etkilenip mutlu oluyorum. 
  Biliyorum bu Doğa parkı çok yazdım  çok sıkıldınız ama ne yapayım baksınıza şu güzelliklere sanki Emirgan da lale festivalindeyiz. Şimdiden söz veriyorum Doğa park'ı bundan sonraki süreçte sadece kışın  karlar altında çekip paylaşım yapıp konuyu burada kapatacağım.:)) 
Beni biraz olsun takip edenler, okuyanlarınız bilir, yine değişik işler, güçler peşindeyim. 
Bu sonbahar mevsimini en güzel pastırma yazı tadında geçirdiğimiz günlerde, yoğunum ve güzel insanlarla, yeni arkadaşlıklar ve dostluklarla beraberim. 
Evren'den torpilim var kitabımdan sonra evren inanılmaz mucizelerini hayatımda göstermeye başladı. İnanılmaz güzellikler kapımda, ve her şey bana göz kırpıyor. Tabi bunun nasıl olduğunu soranlara tek cümlem, durmak yok egzersizlere devam, canınızı sıkan konu neyse, size dert olan neyse, yapmak istediğiniz neyse, olmak istediğiniz neyse, yok olmasını istediğiniz neyse, işte oturup mesai harcayıp liste liste yazın kenara . Fakat içinde asla olumsuz geçen bir cümle olmamasına dikkat edin. Örneğin borçlarımı en kısa zamanda ödemek istiyorum cümlesi yanlış bir cümledir,  içinde geçen borçlarım kelimesi olumsuz bir kelimedir, evren bunu aynen size geri gönderir borca devam şeklinde, onun yerine söyleyeceğiniz cümle şöyle olmalıdır. Bundan sonraki süreçte hayatımı bolluk, refah ve zenginlik içinde geçireceğim. Çok zengin ve muhteşem günler geçiriyorum. Muhteşem bir hayata sahibim gibi olumlu  cümleler kurarak listenize odaklanmaya devam.
Bu konuyu kitabı alıp okuyanlar eminim çok daha iyi kavrayacaktır. İnanmayıp kenarından kıyısından gülenlerde, çaktırmadan bu egzersizleri yapıp, evrenin göz kırpışlarını görünce de aman ha sakın tutuşmasınlar:)))
Evren size ne isterseniz karşılığında onu verecektir. Şimdilerde yüklü bir ödeme yapıcam ona yoğunlaştım ona göre egzersiz yaptım. Önüme çıkan ödeme fırsatlarını görünce, veya farklı alternatifler karşıma çıkınca hah diyorum tamam doğru yoldasın Tülin aynen devam:))
Aşağıda  size özel çok güzel lale fotoğraflarını çekip paylaştım. Her biri ayrı bir mucize, ayrı bir güzellik, ayrı bir keyif vericilikle dolu manzaralar.
Doğa beni seviyor, tabiki bende onu, geçenlerde Sakarya'da bir görüşme için fabrika ziyaretinde bulundum, toplantı esnasında''sonbaharı en güzel yaşayan fabrika bu olsa gerek dedim. '' İnanın herkes'in dışarıya bir bakışı vardı, hiç unutamam.  Yüzlerce defa çiğnedikleri bu yeşil alanlar, izledikleri ağaçlar veya fabrikanın o şahane nefis gökyüzü mavisi boyanmış duvarlarını  hiç keşfedememiş olmak, hiç bakmamak hiç görmemek, doğanın nefis tablolarını hiç ama hiç keşfedememek ne acı. 
Doğa ana üstüne düşen vazifeyi en mükemmel şekilde yapıyor. Peki neden biz bu güzelliklere dikkat etmiyoruz, sevmiyoruz, incelemiyoruz. 
Bir çiçek düşünün, büyümek hayata tutunmak, yapraklarını günbegün nazlı bir edayla açmak tohumlarını toprak anaya ve rüzgarların efendisine bırakmak için nasıl da çaba harcıyor, üstelik ne kadar kısa süre yaşayacağı ortadayken.
Hayattan umudumuzu kaybettiğimizde doğa bize en güzel yol gösterici, herkes bir parça olsun çiçekleriyle konuşmayı sever. Ben kocaman ağaçlara sırtımı dayayıp, bazende kollarımı açarak sarılıp nasıl da mutlu oluyorum. Onun bir hediye olduğunu biliyorum hemde gören gözlerim için dünyanın  en güzel hediyesi.
Dünyaya gelen her canlı bir hediyedir.  Her canlı özeldir. 
İster büyük ister küçük olsun nefes alabilen her canlının  yaşama tutunma çabası takdire şayandır. 
Yeni anne adaylarına bakıyorum bazen, kendilerine en güzel hediyenin bahşedildiğini düşünüyorum. 
Ne güzel dir anne olmak, evlat sevgisiyle, torun sevgisiyle, kuzen, yiğen sevgisiyle dolu olmak. 
Sevmek zaten başlıbaşına çok güzel bir şey, karşılık beklemeden, özenerek itinayla, elzemle sevmek.
 Bu aralar Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'ı okudum. Şimdi de Kar kitabını yeniden okuyorum. 
Kırmızı kitabında, unutulmaya yüz tutmuş resim sanatını, eski hattatları, nakkaşları, osmanlı dönemi padişahlarını, ve o dönemin minyatür işçiliklerini okumak ve o dönemin yaşamını düşünmek güzeldi.  Resim sanatını oldum olası çok severim. Bu kitapla birlikte resim ve  minyatür sanatına olan bakışım daha da bir değişti resmen. 
Kişisel gelişim, satış pazarlama, tatil ve gezi,  butik oteller, yemek , tarih ve psikolojiyle ilgili bir sürü yeni kitaplar  okuyorum şu aralar, hepsi de biribirinden ilginç ve özeller,  ayrıca çok özgün ilham verici izlediğim filmlerim de var, hepsi yeni yayında yeni paylaşımlarda kalbinize ulaşıyor olacak. 
Güzel sonbaharlarınız, güzel, uzun yürüyüşleriniz ve bol enerjileriniz olsun.
Sevgiler herkese.

5.11.2017

İstanbul'da katıldığım festivaller

11/05/2017 04:47:00 ÖÖ 0 Comments

Merhabalar arkadaşlarım, Festivaller şehri İstanbul'dan sesleniyorum sizlere:)) 
  2016 yılında katılmış olduğum ve çok renkli, macera dolu,enterasanlıklarla dolu  beğenerek katıldığım  3 festival'den bahsetmek istiyorum bu yayında hepinize:))
Festival deyince oh mis çayırlara uzanmak, yeni lezzetli yiyeceklerin tadına bakmak, konser alanlarında coşmak, dostlarla eğlenmenin ve keyfini çıkarmak, biraz kendi olağan dünyanızdan çiçek çocukları moduna çıkmak gerçekten iyi hissettiriyor  insana.
İnsanları kaynaştıran, gençlerin bir arada eğlenmesini sağlayan, yenilikçi ve modern dünyanın yeni hobi evleri hobi mekanları, hobi atölyeleri desek doğrudur bu güzeller güzeli etkinliklere evsahipliği yapan yeşilimsi ve doğalımsı cafemsi ortamlara.
 Bizim için  kış mevsiminde gidecek yeni yerler bulmak ,yeni yerlerin izini sürmek , bu tür ortamların  havasını solumak iyi geliyor, heyecanlandırıyor galiba.. 
Bence insanlar öğrendiği alanlarla ilgili etkinliklere katılmalı,bu etkinliklerdeki başarılı olmuş insanlardan fikir ve ilham almalı, bakış açılarını değiştiren, onları yenileyen, ve yeni fırsatlara yön veren insanların tasarımlarından faydalanmalı. 
 2. el kıyafet festivalinde;  neler yaşadık? neler gördük?  neler hissettik?  nelerden keyif aldık? hep beraber resimlerden ve yazılardan takip ederek başlayalım bakalım:))
Garaj organizasyon her sene 2.el kıyafet festivali düzenliyor ve bende bu festivallere ara ara katılmaya çalışıyorum. Aslı Kanber Tuzcuoğlu'nun  ve arkadaşlarının düzenlediği bu etkinlik benim için gerçekten çok keyifli geçiyor.  Sarıyer Belediyesinin ve radyo kanallarının sponsorluğu dahilinde yapılan organizasyon'da  müzikler, etkinlikler, step dans showları etkinliğin olmazsa olmazları. 2. el kıyafet  festivalinden  çok ucuz paralara çok güzel kıyafetler, retro işler, tablolar ve vintage ürünler alıyorum her sene.
Aynı etkinliği daha sonra Sarıyer meydanda engelliler içinde yapıldığını duydum. Fakat ona katılma şansım olmadı, eski Sarıyerli olarak duyduğum, bayağı ilginç eşyaların olduğuydu. Festival alanını gezerken insanların değişik kıyafetlerine rast geldim. Sadece bir kere giyilmiş veya paketinden hiç çıkarılmamış, etiketli olan bu ürünler kapış kapış satılıyordu. Garaj organizasyon bu konuda gerçekten çok yetkin ve de etkin. Sosyal işlerin, kurumlarını yardım sandıklarının ,sponsor olabilecek firmaların , sosyal medyayı çok iyi kullanıp bu etkinliklere destek veriyor olması da çok iyi bir şey. 
Destek olmadan, yardım görmeden, fikir alışverişinde bulunmadan bu tarz işlerin içine girmek gerçekten çok zor, inanın ben denedim, hakkaten insan acayip yoruluyor. O sebebten verilen emeğe saygı gösterip, bu tarz buluşmaları, özellikle de size fayda sağlayacak, yararlı grupları takip etmek ve kendi kişisel gelişim yolculuğunuzda, cebinize bir taş daha koymanız önemli bence.
 Ben bu tür etkinlikler için atma ver sloganını kullanmak istiyorum. 
Düşünsenize evinizde yıllarca kullanmadığınız eşyalar, uzun zamandır giymediğiniz kıyafetler, okumadığınız kitaplar, kolilediğiniz ıvır zıvır'lar  emin olun başka insanların kullanım alanlarında  çok işlerine yarayacaktır. Atmayıp vermek, komşumuza, arkadaşımıza size olmayan kıyafetleri hediye etmek,  çocukların, bebeklerin  giymediği ve artık kullanamadığı eşyaları, ihtiyacı olan insanlara vermek sizden bir şey kaybettirmez tam tersi insancıllığınızı , merhametinizi, ve vicdanınızı  artırır. 
Fırsat bulursam, yeni festivallere, tiyatro gruplarına, el sanatları, gıda fermantasyonu, psikoloji, ve hiç bir şey yapmama:))) festivallerine'de katılmak  istiyorum. 
Umarım yakın bir zamanda bende bir etkinlik yaparım. Bizde yakın arkadaşlarımız ve facebook grubumuzla açıkhava'da  2. el kıyafet takas şenliği yapmıştık. Bu sene de yılbaşı için böyle bir etkinlik hayalim var. 
İster dışarda isterse kapalı modern bir alanda kurulsun etkinliğin amacına ulaşması ve kitleleri bir araya getirmelerinde ki amaçlarına ulaşmak olsun.  Bu kitlelerle birlikte hareket ediyor olmak, ve neyi hangi amaçla yapıyor olduğunuzu bilmek çok önemli, biliyorsunuz, bende bu arada evrene enerji gönderme ve sinerjimi yükselterek, hergün düzenli egzersizlerimi yaparak evrenden torpilli davranmaya ve ona göre davranışlarımın sonuçlarını, yani evrenin göz lırpışlarını yaşıyorum. 
Hepimiz ve herkes için çok güzel enerji mesajlarım var 2018 yılı blogerların en  yılı olacak, başarılı, bol bereketli, bol bol yeni dostlarla birlikte...
Ve her zaman dediğim gibi zenginiz, sağlıklıyız, güçlüyüz, başarılıyız. 
Evren bizi dinliyor ben siparişi verdim bile:))
Enerji modunuz her zaman %80 lerde olsun emin olun tüm gün karşılaşacağınız frekanstaki kişilerinde aynı oranda olacaktır. 
Siz olumlusunuz hayat da size olumlu..
Sevgiler arkadaşlarım, yıl boyu  keyifle, pozitif enerjiyle kalmanız dileğiyle:))


Sevgililer Günü Denklemli Bir Şey

İlk sevgilimi hatırlayamayacak kadar küçük olduğum için adının Mehmet olduğunu bilmeniz yeterli:)) İlkokulda tüm kızların aşık olduğu d...

Günün Resmi

Günün Resmi
Bir kedi lütfen:))